sinema tartışması öncesi baudrillard ısınmaları
1 replies · 64 views
sinema tartışması öncesi baudrillard ısınmaları
her gün biraz biraz yazıcam. uzunca bişeyler olucak. katılımlarınızı bekliyoruz. eğer ilgi duyduğunuzu, cevap yazmasanız da okuduğunuzu ö.m. yoluyla belirtirseniz bu modelde daha başka tartışmalar da yapabiliriz. haydi hayırlısı.
Modern dünyanın varolan durumuna yönelik verdiği birbirinden ilginç betimleyici çözümlemeleriyle, pek çok konuda toplum bilimlerinin araştırma izlencelerinde önemli kırılmaların meydana gelmesine yol açmış fransız felsefeci ve toplumbilimci; postmodern yönelimleriyle dikkat çeken toplum ve kültür eleştiricisi. Akademik kariyerinin çok büyük bir bölümünü Paris üniversitesine bağlı toplumbilim bölümünde dersler vererek geçiren baudrillard, ilk çalışmalarında herbert marcuse ve Henri lefevbre geleneğinin uzantısı sayılabilecek yeni marxçı bir konumu benimseyerek düşünmüş olmasına karşın, çok geçmeden kendisine özgü postmodern toplum ve kültür eleştirisi biçemini geliştirip olgunlaştırarak tek bir çerçeve içinde sıkıştırılamayacak denli çok yönlü bir düşünme çizgisi doğrultusunda yapıtlar vermeye koyulmuştur. Çoğu yerde toplumların yaşamında diln yapısal önemi üzerine yoğunlaşan bir düşünür olarak nitelendirilen Baudrillard giderek sanallaşan, elektronikleşen, teknolojikleşen en son iletişim biçimlerinin insan toplumlarındaki yansımaları ile bunların gerçek değerlerinin anlaşılması amacıyla geliştirdiği yeni tasarım ve kavramlarla son derece büyük yankılar uyandırmıştır. Kimileyin kendisinden postmodern dünyanın peygamberi ya da tanrısal vicdanı olarak söz edilen Baudrillard, foucault’ u unutmak(Oublier Foucault, 1977) ile körfez savaşı hiç olmadı(la guerre du golfe n’a pas eu lieu,1991) gibi yapıtlarından da açıklıkla görüleceği üzere, baş gösteren yeni durum ve olaylara ilişkin yazdığı polemik nitelikli yazılarla, Batı dünyasının düşünsel gündemini belirleyecek ölçüde yakın dönemin pek çok tartışmasına damgasını vurmuştur.
Baudrillard’ ın toplum ve kültür eleştirilerinin kalkış noktasını gerek marxçı eleştirmenlerce gerekse de Frankfurt okulu kuramcılarınca öteden beri hep aşağılanıp hafife alınmış olması nedeniyle gereken ilginin yeterince gösterilmediğini düşündüğü ya da Marshall McLuhan gibi düşünürlerce taşıdığı olanakları göklere çıkartmak dışında kendisine yönelik yetkin bir eleştirel duruşun geliştirilemediğini dile getirdiği popüler kültürün değişik yönlerinin kuramsallaştırılması amaçlı bir arayış oluşturmaktadır. Bu bağlamda Baudrillard, temelde kitle iletişim araçları ve tüketim toplumunun yol açtığı sorunlara bildik yaklaşım yollarının bütünüyle dışında bir gözle eğilen bir araştırma mantığı geliştirmiştir. Kimi eleştiricilerince ciddiyetsiz bir postmodern yıldız olmakla suçlanmış olsa bile, Baudrillard’ ın bütün çalışmalarında baştan sona ciddi, titiz, temelleri son derece sağlam bir düşünsel yaklaşımın varlığı kendisini hemen belli etmektedir. Nesneler dizgesi (la systéme des objects, 1968) ile tüketim toplumu (la société de consommation, 1970) başlıklarını taşıyan ilk çalışmalarında Baudrillard, bir yandan modern toplumların yaşamında medyanın son derece büyük bir hızla artan önemini ve etkisini açıklamaya çalışırken, öbür yandan gündelik yaşamda önüne geçilemez bir çılgınlığa dönüşen tüketim etkinliğinin olası anlamlandırımlarına yönelik bir çözümleme sunmaktadır. Bu iki yapıtında da Marxçı kavram ile terimleri bütün bütün bırakmadığı görülen Baudrillard’ ın marxçı terimceye ek olarak çözümlemelerini yer yer göstergebilimsel yer yer de ruhbilimsel terimlerle beslediği gözlenmektedir.
Baudrillard’ a göre, modern dünyadaki tüketim olgusunun tam olarak kavranabilmesi için öncelikle yapılması için öncelikle yapılması gereken tüketim etkinliğinin belirli şablon ya da cliche açıklamalarla kestirip atılabilecek bir konu olmadığının adamakıllı ayırtına varmaktır. Tüketim toplumu kültürü pek çok durumda yerleşik anlama alışkanlıklarımızı kökünden sallayacak denli sıra dışı bir kavrayış tutumuna geçmeyi zorunlu kılmaktadır. Öyle ki çoğu kuramcının sandığının aksine modern bireyin tüketim pratikleri liberal siyaset söylemlerinin üretimi açıklarken kullandıkları kavramlarla, sundukları çözümlemelerle kavranamayacak denli karmaşık bir süreçtir. Bu nedenle tüketim olgusuna, kendi iç dillendirme mantığı doğrultusunda bir göstergeler dizgesi olarak gündelik yaşam pratiklerinde nasıl işledikleri üzerinde sürekli yeni örnek olaylar yoluyla yaklaşmak gerekmektedir. Nitekim Baudrillard daha bu ilk yapıtlarında, yepyeni bir tpolumsal/kültürel durum ile karşı karşıya olduğumuzu, bunun geçmişteki durumların hiçbirisine uzaktan yakından benzemediğini belirterek, bu yeni durumu anlaşılır kılmak için çok belirgin bir biçimde olmamakla birlikte belli ölçülerde post yapısalcı yöntemi kullanmaya başlamıştır. Baudrillard’ ın postyapısalcı yaklaşıma başvurması bir bakıma kaçınılmazdır; çünkü düşünceleriyle bir yanda liberal homo economicus anlayışını çürütmeyi amaçlarken, öbür yanda da Marxçı kuramda üretim üzerine yapılan aşırı vurgunun geçersizliğini tanıtlamayı amaçlamaktadır. Her iki yaklaşımın da tüketim olgusunun pek çok önemli yönünü görüp değerlendirmeye engel oluşturduğunu düşünen Baudrillard, tüketim dünyasını tam anlamıyla kuramsallaştırabilmek için önce kendi içinde özerk ve ussal olduğu düşünülen, mutluluğunu hep kendi kişisel yararları doğrultusunda tasarlayarak yaşama geçirme yetisi taşıdığına sarsılmaz bir inanç duyulan birey kurmacası üzerine inşa edilmiş modernist ben tasarımının yıkılması gerektiğini öne sürmektedir. Aynı biçimde kapitalizme ve onun egemenlik yapılarına tanımı gereği direnmekle yükümlü olan sosyalist işçi dayanışmacı ruhuna dayalı anlayışın da bir an önce devrilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Baudrillard’ ın bu ilk tüketim toplumu kuramının en azından iki ayrı anlamda post-yapısalcı bir yaklaşım sergilediği söylenebilir. Bu anlamlardan ilkine göre birey özneyi hep tarihsel olarak düşündüğü, hep belirli bir tarihsel bağlam içine yerleştirerek kurduğu için postyapısalcıdır. Öte yanda, ikincisine göreyse öznenin tarihsel olarak kuruluşu sürecinde en belirleyici olanın da dil olduğunu var saydığı için de postyapısalcıdır. Baudrillard, bu iki temel postyapısalcı yorumlama tutumunu “her günkü yaşam alanı”na taşıyarak, toplumsalı anlama biçimimiz üzerinde açıkça devrimci değerde bir değişiklik meydana getirmiştir.
Arkası yarın…
JEAN BAUDRILLARD'A GÖRE GÜNÜMÜZ DÜNYASI (*)
Zygmunt Bauman
Çev. Bernar Kutluğ
George Orwell, yazılarından birinde, kendisini 'siyasal olmayan, ahlaki olmayan, edebi olmayan, eğitici olmayan, ilerici olmayan, tutarlı olmayan, çağdaş olmayan' bir gazete olarak tanıtan ve uzun zaman önce ortadan kaybolmuş The Booster adlı bir Amerikan gazetesinden söz eder. Son on ya da yirmi yıl içinde günümüzün kendisinden en çok söz edilen çözümlemecilerinden biri olan Nanterre'deki sosyoloji profesörü Jean Baudrillard'ın tasvir ettiği dünyayı ne zaman zihnimde canlandırmaya çalışsam, aklıma The Booster adlı o gazete gelir. Çok daha ciddi ve keskin olmakla birlikte, Baudrillard, tıpkı o tuhaf gazete gibi, içinde yaşadığı dünyayı yalnızca olmayanlarla resmeder. Baudrillard'a göre, dünya, tanıdığımız ve önemsediğimiz çok sayıda insanın katılacağı söylenmişken -ne yazık ki- bunlardan hiçbirinin çıkıp gelmediği bir daveti andırmaktadır.
Baudrillard orada olmayanı, kaybolmuş olanı, artık var olmayanı, özünü, temelini ya da esasını yitirmiş olanı yazar. Israrla, içinde yaşadığımız çağın en temel özelliğinin ortadan kayboluş (disappearance) olduğunu öne sürer. Baudrillard'a göre, tarih durmuştur. İlerleme de -eğer hâlâ böyle bir şey varsa. Bugün yan yana yaşadığımız şeyler en çok birer iz olarak tanımlanabilir: bir zamanlar kendilerine bir yer ve bir işlev bahşeden bir bütünün parçaları iken, bugün beyhude yere anlamlı bir model aramaya mahkum edilmiş, sonu olmayan bir oyuna yazgılı kılınmış salt birer parçadan ibaret olan parçalar.
Şimdiye kadar yazdıklarımda, içinde yaşadığımız ve pek çok biyografi yazarının "son", "yokluk" ya da "ortadan kaybolma"dan başka pek bir anlama gelmeyen postmodernlik ismini verdiği bu tuhaf zamanlara ilişkin biyografilerin çoğunluğuna aşina olan bir okuru sarsacak bir şey olmadığını kabul ediyorum. Ne var ki, bir insanın hala devam eden ve tamamlanmış olmanın çok uzağında görünen bir değişim hakkında yazı yazması ne kadar mümkün? Bütün bir değişim, bir zaman öncesine kadar var iken bugün artık olmayan bir şeye, ya da, eski görünümünü ve alışkanlıklarını yitirmiş bir başka şeye ilişkin... Ancak, Baudrillard'ın yazılarında bahsettiği değişim öyle sıradan bir değişim değil. Bu, deyim yerindeyse, bütün değişimlere son veren bir değişim. Kendisinden sonra artık değişimden söz edemeyeceğimiz bir değişim. Hatta 'artık' ifadesi bile burada anlamını yitiriyor. Artık, neyin var olup neyin var olmadığını ölçmek için kullandığımız temel kriter olarak 'artık' yok ve bunlardan birincisinin ikincisinden nasıl ayrıldığı da ortadan kaybolmuş durumda.
Değişimden söz etme, örtük olarak bir cisimselliği içerir. Tanımlamayı değiştirmek için, değişen nesnenin ilkin bir tanıma sahip bulunması gerekir. Nesnelerin gözle görülür sınırları, kendilerine özgü belli özellikleri olmalıdır. Her şeyden önce, kendi imgelerinden ve sunumlarından farklı olmaları gerekir. İçinde tereddütsüz değişimden, yenilenmeden, gelişme ya da yönelimlerden bahsettiğimiz, bir insanın bir fikir ile onun göndergesi, sunum ile sunulan, simülasyon ile gerçek, imge ile gerçeklik arasındaki farklılığı ifade edebildiği dünya sağlam ve güvenilir bir dünya idi. Bütün bunlar bugün içinden çıkılmaz bir biçimde birbirine karışmış durumdadır diyor Baudrillard. Bu yüzden, söz konusu olan şey ortadan kayboluştan bahsetmek zorunda olmamız değildir yalnızca: Bunu ancak son bir kez yapabiliriz. Şimdiden itibaren, 'artık' ifadesi bile artık olmayacaktır. Hatta ortadan kayboluşun kendisi de ortadan kaybolmaktadır.
Eğer bütün bunlar aklımızın alamayacağı şeyler olarak görünüyorsa, bunun nedeni dilimizin 'değişim sonrası' (post-change) çağı tartışmak için yeterince donanımlı olmayışıdır. Kullandığımız dil 'hemen orada' olan nesneleri kapsıyor. Bizden şeylerin dokunulabilir, elle tutulabilir, yoklanabilir, ölçülebilir bir imgesini sunmamızı istiyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki, dilimizin istediği nesneler birbirlerinden ayrı duruyorlar, uzamda ve zamanın akışında kendilerine ait bir yer işgal ediyorlar. Hiç kuşku yok ki, Baudrillard'ın dünyasını resmetmek için böyle bir dili kullandığımızda (dikkat edin, sahip olduğumuz yegane dil bu), ne söylersek söyleyelim, muhtemelen söylediğimiz her şey kifayetsiz, kuşkulu, karmakarışık görünecektir.
Bunun nedeni şu ki, Baudrillard'ın dünyasında ayrımlardan ve farklılıklardan söz etmeye hakkımız yok, fakat dilimizi kullandığımız her an -yani ne zaman konuşsak- onlardan söz ediyoruz. Baudrillard'ın kavramları arasında en önemli olanını alalım: simülasyon ('sahip olunmayana sahipmiş gibi görünme'). Simülasyon, bize söylendiğine göre, 'artık bir toprak parçasının, göndergeli bir varlığın ya da özün simülasyonu değil'. Simülasyonda -bu kritik, evrensel, belki de özgül modelde- bugün bütün şeyler artık haritadan önce gelmeyen bir toprak parçası durumundalar. Tersine, harita toprak parçasından önce geliyor. Harita, 'toprak parçasını teşkil ediyor'. Burada, bir kişinin bu önermeyle hemfikir olabileceğini ya da ona katılmayabileceğini, ama en azından bu önermenin neye ilişkin olduğunu ve onun doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu nasıl tespit edeceğini bilir durumda olduğunu söyleyebilirsiniz. Yazık ki, hiç abartmasız, bunun erken verilmiş bir karar olduğunu size söylemeliyim. Siz, simülasyonun 'miş gibi yapmak'tan ibaret olduğu, yani bir şeyin gerçekte ne ise o olmadığı anlamına geldiği kanısındasınız; tereddüt içinde değilsiniz, çünkü 'miş gibi olan'ı gerçeğe bakarak tespit edebileceğinizi düşünüyorsunuz. Oysa, Baudrillard'ın bahsettiği simülasyon bundan farklı bir şey. Hakiki olanla sahte olan, gerçek ile düşsel olan arasındaki farkı silip ortadan kaldıran bir simülasyon. Artık, miş gibi olanı gerçeğe karşı test etmemizi, ya da, hangisinin hangisi olduğunu bilmemizi sağlayan araçtan yoksun bulunuyoruz. Değişimi ifade etmek için, söze 'şimdiden itibaren' diye başlamalı, 'ilişki tersine dönmüştür' diyerek sürdürmeliyiz; yani, artık harita toprak parçasından önce gelmektedir. Ne var ki, aslında, haritadan, toprak parçasından, bunlar arasındaki ilişkiden, bu ilişkinin tersine dönmesinden vb. söz etmenin kendisi dayanaktan yoksundur. Dizginlerini koparıp başıboş kalmış halde doludizgin koşturan simülasyonla birlikte, kullandığımız sözcükler bile 'sahip olmadıklarına (yani anlamlara ve göndergelere) sahipmiş gibi yapmaktadırlar'. Aslında harita ile toprak parçası arasındaki farkı bilmiyoruz ve burnumuzla o şeye dokunup bastırsak bile bilemeyiz.
Sıradan 'simülasyon' kavramı ve kullandığımız dilin sahip bulunduğu diğer her şey gerçeklik ilkesini onaylamakta ve ona destek olmaktadır; oysa Baudrillard'ın 'simülasyonu' onun altını oyar. Bütün simülasyonlar bir aldatmacadır; fakat Baudrillard'ın sözünü ettiği simülasyonun böyle olduğu kuşkuludur: "Simülasyon artık gerçeğin sahte bir sunumu (ideoloji) sorunu değil, gerçeğin artık gerçek olmadığını ortaya çıkarma sorunudur' -en azından gerçeğin kendisinden sonraki şeyden daha gerçek olmadığını, kendisini taklit eden şeyden daha sağlam (firm) olmadığını gösterme sorunu. Deyim yerinde ise, yüz yüze bulunduğumuz şey ikinci düzenin bir simülasyonudur -ya da, Baudrillard'ın sık yeğlediği öneki kullanarak söylersek hipersimülasyon.
Baudrillard'ın dünyasında her şey 'hiper'dir. Her şey, daha önce destek çıktığı ve ona kendisine ait bir kimlik bahşettiği karşıtlığı aşmakta, onu geride bırakmaktadır. Bu aşkınlığın kendisi de 'hiper'dir. Karşıtlıklar fiilen çözülmüştür ve dolayısıyla şeyler kendi tanımlarını yitirmişlerdir. Bizler bir hipergerçeklik içinde yaşıyoruz. Gerçek, artık kendisini kendisinden farklı, dolayısıyla sahte, ilüzyon, düşsel olan bir başka şeye karşı konumlandırmadığı için, 'gerçekten daha gerçek' olandır. Gerçek her şeyi yutup yok etmiştir ve her şey eşit hakka sahip olarak (ya da aynı anlama gelmek üzere eşit haksızlığa sahip olarak) gerçek olduğunu ileri sürebilir. Örneğin, gerçek siyaset nedir? TV ekranında günün haber başlıklarını bir güldürü programındaymış gibi gülümseyerek okuyan yüzler mi, yoksa, engin bir bilgiye dayanan görüşler ve bunların simüle ettikleri dünyayı parçalara ayıran olaylar mı? Ya da ciğerlerimize çektiğimiz gerçek ürün nedir -Marlboro ülkesinin rüzgarlı vadilerinde atla gezinmenin vekaleten yaşanan keyfi mi, yoksa için için yanan tütünün sert, keskin dumanı mı? Hangisi daha gerçek, hangisi daha az gerçek? Ve bunun bir önemi var mı gerçekten? Hipergerçeklikte gerçek yıkılıp yok edilmiştir. İlgisiz (irrelevant) kılınmıştır.
Hipergerçeklikte her şey kendi aşırılığı içindedir ('gereğinden çokluğu' değil, aşırılığı içinde; bir insan neyin 'gereğinden çok', 'çok küçük', 'yeterli' olduğu konusunda bir hükme nasıl ve neye göre varacaktır?) Görüntü kümeleri, bilgi yığınları, arzu sürüleri. Böylesine çoğaltılmış görüntüler kendilerinden başka bir şeyi temsil etmiyor, bilgi vermiyor, arzular kendi nesneleri haline geliyorlar. Dünya artık bir sahne (belli bir somut sona doğru yöneltilmiş olduğundan kuşku duyma hakkına sahip olduğumuz, ne olduğunu önceden bilmediğimiz bir oyunun sergilendiği yer) değil; bunun yerine, o bir müstehcenlik: entrikanın, senaryonun, yönetmenin -ve yönelimin- olmadığı bir gürültüler ve koşuşturmacalar yığını. Contactual (1) değil, contractual bir dünya. Telaşla, yarımyamalaklıkla, yüzeysel tesadüflerle, geçmişi ve geleceği olmayan ve her şeyden önce bir sonuç yaratmayan olaylarla yamanmış bir dünya. Baudrillard, herhalde, Mark Poster'ın kendisini kendi temel kavramlarını yetersiz bir biçimde tanımlamış olmakla, iyi desteklenmiş sistematik bir çözümlemeden kaçınmakla ve sanki güvenilir bir sentezin yerini alabilirmiş gibi yalnızca özgül deneyimlerin yazımıyla yetinmekle eleştirmeye hakkı olmadığını söylerdi. Gerçeklik ilkesinin egemenliği altında akla ve bilimsel erdeme karşı işlenmiş bir suç olarak görülecek şey, hipergerçeklik koşullarında, olmadığı şeyi simüle eden bu akışkanlığı sunmanın yegane güvenilir yoludur. Devam edersek, Baudrillard, Mark Poster'ın çağrısının gerçekle gerçek olmayanı birbirinden ayıran çizginin yokluğunu gizlemeyi amaçlayan komplonun suç ortaklığına davetiye anlamına geldiğini söylerdi...
Baudrillard'ın evreninde güçlükle yol alırken akla gelen şeylerden biri The Booster ise, bir diğer şey de François Rabelais'dir. Jean Baudrillard'ın bugünkü dünyaya baktığı zaman gördüğü dünya, Rabelais tarafından canlı bir biçimde resmedilmiş dünyaya çok benzer; Rabelais bir taşlama kaleme almışken, Baudrillard tam bir ciddiyet içindedir.
Her iki dünya da -Gargantua ve Pantagruel'deki(2) ile Baudrillard'ın bugün içinde yaşadığımızı ileri sürdüğü dünya- bedendeki şehvetin renkleriyle resmedilmiştir. Her iki dünyada da insanlar günlerini yiyip içerek, düzüşerek, hoşça vakit geçirmelerini sağlayan arzunun tadını çıkararak yaşarlar. Her iki dünya da anormal ölçüde gelişmiştir; tam bir başıboşluk içinde aşırılıklara doğru yol almaktadır. Bununla birlikte, Rabelais'inkinden farklı olarak, Baudrillard'ın resmettiği dünyada renkler bedenin ve onda dolaşan hastalıklı kanın çözüştürülmesiyle (decomposing) elde edilir; yiyip içme ve düzüşme çılgınlığın sondan birinci aşamasına özgü aşırı sinirlilikle çarpıcı bir benzerlik içindedir; dünyanın taşkınlığı, kanser hücresinin ve bedenin çürümesine yol açan bakterilerin taşkınlığını andırır. Rabelais'in neşeyle karşıladığı şey Baudrillard'a acı ve hüzün verir. Gargantua ve Pantagruel'deki dünyayı yeniden ziyarete geden Baudrillard geri döndüğünde öldürücü bir sinirlilik ve tiksinti içindedir -orada ileri derecede ilerlemiş bir yozlaşma, nekrosis, çürüme içinde olan ve kendisinin ancak mammaire, cellulaire, glandulaire(3) sözcükleriyle tanımlayabildiği toplumsal bir bedenle karşılaşmıştır. Gerçeğin çözüşmesiyle doğan çürük kokulu gazın katı zemini eritip buharlaştırmasıyla birlikte, yörüngesinden çıkmış dünyayı yeniden eksenine oturmaya zorlamak için yardımına ihtiyaç duyulan levyeyi üzerine yerleştireceğimiz Arşimed'in temel ilkesi de ortadan kaybolmuştur, hatta bunun düşlenmesi bile söz konusu değildir artık.
Baudrillard'ın kapısı umuda kapalıdır; herşeye kadir simülasyon bütün kendi karşıtlarını yıkıp yok etmektedir. Herşey gerçeğin sürgüne gönderilmiş olduğu gerçeğini gizlemek için gizli bir anlaşma içindedir. Washington Post'un cesur gazetecileri ilüzyona bir katkıda bulunarak Watergate'in bir skandal olduğunu söylemektedirler -Watergate'in bir skandal olduğunu söylemek birtakım birleştirici ilkelerin ve bir tür 'gerçek', güvenilir siyasetin hala mevcut olduğunu söylemek anlamına gelir. Hatta patlayıcı düşkünü İtalyan teröristler dahi uygun ile uygunsuz, temiz ile temiz olmayan, simüle edilmiş ile gerçek arasında bir fark olduğu şeklindeki modası geçmiş inancı yeniden diriltmekle bu evrensel komplonun içinde yer almışlardır. Simülasyon, her şeyin aynı oyunun bir parçası olduğu gerçeğini gizler; gerçeklik ilkesine yeniden doğma şansı verir -bu kez bir zombi(4) olarak. İnsan simülasyon evreninin dışına çıkamaz. Kişi onun örtüsünü delip geçmek için her ne yaparsa yapsın, yaptığı şey yalnızca kamuflaj örtüsünün daha da kalınlaşmasına yol açacaktır. Simülasyona karşı savaşın kendisi de bir simülasyondur. Hipergerçeklik dünyasında hepimiz birer rehine gibiyiz -yapmış olduğumuz şeyle hiçbir ilintiye sahip olmadığı halde teslim alınıp kaçırılmamız, yazgımızın belki de yapacak olduğumuz şey ya da şeylerle hiçbir ilişkiye sahip olmaması anlamında.
Mark Poster'ın Baudrillard'ın entelektüel biyografisine ilişkin kısa ancak kapsamlı çalışması, Baudrillard'ın birbirini izleyen eserlerinden fragmanlarla oluşturduğu derlemeyle(5) birlikte, onun dünyayı bir yokluklar kolajı olarak resmettiği bugüne gelinceye kadar aşıp geldiği uzun yola, bu resmediş sırasında kullandığı boyalara göz atabilmemiz açısından bize eşsiz bir olanak sunuyor. Baudrillard, bu uzun yoldaki yolculuğuna yaklaşık yirmi yıl önce (Le système des objects, Gallimard, 1968 ve La société de consommation, Gallimard, 1970), yıpranmış, sallanmaya başlamış Marksist takma dişleri çıkarıp bunun yerine yeni ve atılgan tüketim toplumunu eleştirel olarak ısırmaya daha elverişli yeni, keskin, high-tech dişler yerleştirmeye yönelik bir girişimle başladı. 1960'ların zafer sarhoşluğu yerini yavaş yavaş Katzenjammer'e (6) bırakırken, Baudrillard'ın dişçilik tutkusu artık tükenmiş bulunuyordu. Baudrillard, yeni dişler üretmek yerine, devrim sonrası dönemin kasvet ve üzüntüsünü yansıtması açısından özellikle dikkate değer olan bir dizi kitap yazdı (L'échange symbolique et la mort, Gallimard, 1976 ve De la séduction, Galilée, 1979 bunlar arasında en bahsedilmeye değer olanlar.) Son yıllarda kaleme almış olduğu Les stratégies fatales (Bernard Grasset, 1983) ve La gauche divine (Bernard Grasset, 1985) adlı kitapları bize -taşkın bir müstehcenlik ve şehvet düşkünü aşırılık içindeki- Gargantua evreni II'ye (7) ilişkin Baudrillardyan vizyonun en yetkin sunumunu verir. Bu iki kitap, bize yazarın içinde bulunduğu son ruh hali hakkında bir fikir de vermektedir: ilk dönemlerin umutları ile sonraki dönemlerin işi oluruna bırakmışlığının dikkate değer bir sözde-Hegelyen sentezi. Yazar, bugün, yığınların bir hayvan sürüsünü andırır devinimsizliğinin sahip olduğumuz en iyi aktivite biçimi, yığınların hiçbir şey yapmamasının en mükemmel direniş biçimi olduğunu söylüyor.
Baudrillard, İngilizceye en son çevrilmiş kitabı America'da, ancak 'televizyonun duygusuz refleksinde (reflex), günler ve geceler boyu boş uzamda yansıyan filmlerde, yol boyunca karşılaşılan göstergeler, görüntüler, yüzler ve ritüeller silsilesinin şaşılası hissizliğinde' gözlemlenebilen l' Amérique sidérale'i (8) araştırmaya başladığı zaman gördüğü, TV filmini andıran, ancak böyle bir filmin kendi terimleriyle anlaşılabilir olan bir şey; belki de gördüğü şey böyle bir filmin kendisi -böyle olmasa bile bunun pek bir önemi olmadığına kuşku yok. Baudrillard'ın flâneur'ü (9) kalkıp arabasının başına geçtiğinde kent merkezinin görülmeye değer yerlerini keşfetmeyi amaçlamıyor. İçinde yaşadığımız çağın en önemli işaretini aramak üzere otomobilini çöle doğru sürüyor: ortadan kayboluş. Postmodern çağ, en yetkin gelişmişliği içinde, çölde gözlenir -'çünkü, çöl kültürün estetik bir eleştirisi, ortadan kayboluşun estetik formudur.' Tahmin edileceği gibi, aynı nedenden ötürü, Amerika, 'eşitliğin, banalliğin ve umursamazlığın zaptolunmaz gelişimi içindeki bu ülke', Baudrillard'ı büyüler.
America, postmodern dünyanın postmodern tutanağıdır. Kitaba kaydedilmiş dünya ve tutanağın kendisi postmoderndir, çünkü bunlardan birincisi tam olarak tercüme edilemez bir niteliğe sahipken ikincisi tam (full) bir tercüme değildir. Üçüncü Dünya bizim sahip olduğumuz kapitalizmi ve demokrasiyi asla kendi kapitalizmi ve kendi demokrasisi haline getirmeyecektir, bunun gibi, kendi tarihiyle ve kendi sınıfsal anılarıyla yüklü Avrupa asla Amerika'nınki kadar düşüncesizce bir eşitliğe, onunki kadar zahmetsiz bir umursamazlığa varmayacaktır. Birbirine yakınlaşma (convergence) ve evrenselliğin gerçekleşmesi umudu, ortadan kaybolmuş onca şey arasında belki de en çarpıcı olandır.
Baudrillard, insanlık bahçesinin giderek bir düzene kavuştuğu şeklindeki modern görüşün yerine konmak üzere, dünyayı her biri kendi mini düzenine sahip olan küçücük parçalara bölünmüş, kaotik-görünümlü bir mekan olarak sunar. İnsanın bu mekanı tetkik etmek için ihtiyacı olan şey süratli bir otomobildir. Ya da, resimlerin TV ekranındaki hızlı akışı. Böyle bir tetkik eğlencedir. Büyüleyici bir deneyim çeşitliliği, soluk kesen bir sürat. Sonu olmayan bir simülasyon oyunu. Sorumluluktan kurtuluş. Ciddi olma ihtiyacından özgürleşme. Öyle ki, Jean Baudrillard'ın entelektüel öyküsü bir başka yoldan daha anlatılabilir görünüyor. Baudrillard'ın yaptığı resim, muhtemelen, televizyon ekranının karşısına mıhlanıp kalmış bir insan tarafından görülebilir bir resim; yaşadığı evin ve üniversiteye derse gidip geldiği otomobilin pencerelerindeki camları çıkarıp bunların yerine televizyon ekranları yerleştirmiş bir insan; hırsla emip içine çektiği televizyon ekranındaki kesintisiz görüntü akışı esnasında araya sıkıştırılmış reklam kuşakları belirdiği sıra dikkati zirveye ulaşan bir insan. Yüzyıldan daha uzun bir zaman önce, bir başka Fransız -bir şair ve eleştirmen olan Baudelaire, modern dünyayı gözlemlemenin ve onu anlayabilmenin en doğru yolunun kent merkezinin caddelerinde dolaşmak ve mağazaların önlerinden geçmek olduğunu ileri sürüyordu. Baudrillard ise flâneur'yü TV ekranının karşısındaki koltuğa çivilemiştir. Boş boş gezinen avare artık gezinmemektedir. Şimdi hipnotize edilmiş izleyicinin karşısında gezip dolaşan, koşan, oradan oraya akan şey TV görüntüleri, reklam kuşakları, bunların tanıtımını yaptıkları mallar ve keyiflerdir. Baudelaire'in aylak gezgincisi Baudrillard'ın seyircisine dönüşmüştür. İzleyici kitlelerin devinimsizliğinin bilincindedir. Bunu kendi deneyiminden bilir.
Kişisel yaşantıların televizyon ekranının çerçevesine hapsedilmesi mümkün. Ancak, insan aynı şeyin dünya için de söz konusu olabileceğinden şüphe duyuyor. Baudrillard aynı fikirde değildir ama, insan televizyonun dışında ve ötesinde bir yaşamın olduğundan kuşkulanıyor. Pek çok insanın yaşamındaki pek çok şey bir simülasyondan başka bir şey değildir. Yine pek çok insan için, gerçeklik daha önce ne idiyse o olarak kalmaya devam etmektedir: sert, sağlam, dirençli ve haşin. Bunlar, kendilerini görüntüleri hapır hupur tıkınmaya kaptırmadan önce dişlerini tamamen gerçek bir nesne olan ekmeğe iyice batırmak zorundalar.
Dışarı çıkmak ve ara sıra yayan gezinerek ayakları kullanmak, kendi zamanının bir felsefecisi ve çözümleyicisi haline gelme anlamına geliyor. Caddelerde gezinmenin bir yararı var hala.
NOTLAR:
* Intimations of Postmodernity, Routledge 1992/1994, 4. Baskı.
- Contactual: temas edilebilen, ilişki kurulabilen -Ç.N.
- Gargantua ve Pantagruel: Rabelais'in yazdığı hiciv eserin adı -Ç.N.
- Mammaire, cellulaire, glandulaire: Meme gibi, hücre gibi, beze gibi -Ç.N.
- Zombi: Öldükten sonra ruhsuz, bütünüyle cansız bir görünüme sahip bir beden içinde dünyaya geri dönen insan -Ç.N.
- Jean Baudrillard, Selected Works, yayına hazırlayan Mark Poster (Cambridge: Polity Press, 1988).
- Katzenjammer: Sarhoşluk sonrası duyulan yoğun başağrısı -Ç.N.
- Bauman'ın Rabelais'in Gargantuası ile Baudrillard'ın günümüz dünyasına ilişkin tasviri arasında bir benzerlik bulunduğuna bakarak buradaki Gargantua evreni II'yi bugünün dünyası olarak yorumlamak gerekir -Ç.N.
- l'Amérique sidérale: Amerikan yıldızı -Ç.N.
- Flâneur: Aylak, boş boş gezinen kimse -Ç.N.
You need to log in to post a reply.