ROBERT DE NIRO RESİTALİ BAŞLIYOR !!!
5 replies · 132 views
ROBERT DE NIRO RESİTALİ BAŞLIYOR !!!
YAZIYI OKUMAYA BAŞLAMADAN ÖNCE SENİ UYARAYIM. BU YAZI BENİM TAHMİNİMCE ÇOK UZUN OLUCAK. ÇÜNKÜ ROBERT DE NIRO NUN ÇEVİRDİĞİ BÜTÜN FİLMLERİ İNCELEMEYİ PLANLIYORUM. BU YÜZDEN EĞER DE NIRO FANATİĞİ DEĞİLSEN YOL YAKINKEN GERİ DÖN. ÇÜNKÜ OKUMAK BAYAĞI BİR ZAMANINI ALICAK. EĞER HALA OKUYACAĞIM DİYORSAN İŞTE SANA DE NIRO NUN KAPILARI AÇILIYOR.... İYİ OKUMALAR..
Eğer ben sinemayı bu kadar çok seviyorsam bunda iki kişinin payı çok büyüktür. Birincisi abim. Çocukluğumda bana video almasaydı her gün eve video kaseti kiralayıp getirmeseydi sanırım sinemayla bu kadar içli dışlı olmazdım. İkincisi sanırım Robert De Niro diye bir aktör olmasaydı sinemayı yine bu kadar çok sevmezdim. Hayatım da çok önemli bir yere sahiptir De Niro.Ne zamandır onun hakkında birşeyler yazmak istiyordum. Ve artık sırası geldi sanırım.
Bana göre dünyada gerçek anlamda çok az sanatcı var. Marlon Brando,Al Pacıno,Jack Nıcholson,Clınt Eastwood,Robert Redford,Steve McQueen,Mel Gıbson,Nıcolas Cage,John Travolta,Şener Şen,Kemal Sunal,Tarık Akan,Haluk Bilginer,Müjde Ar,Debra Wınger,Tom Hanks,Meryl Streep,Brad Pıtt,Charlıe Chaplın..... İşte benim için en büyükleri bunlardır. Ama öyle büyük bir sanatcı var ki benim için gelmiş geçmiş en büyüğüdür. İşte o sanatcı Robert De Niro dur.Öyle bir aktör ki şöyle bir düşündüğüm de en iyi filmi hangisi diye inanın buna karar veremiyorum. Bir film ne kadar kötü olursa olsun o filmde De Niro oynuyorsa insan filmi boş verip De Niro resitalini seyrediyor. Oynadığı her role her karaktere öyle bir gerçeklik getiriyor ki insanın buna hayran kalmaması imkansız. Tam anlamıyla bir profesyenel. Vücud dilini bu kadar iyi kullanan başka bir aktör tanımıyorum. Oynadığı karakterlere adeta hayat veriyor. Oynadığı her yeni karakterde sanki yeniden doğuyor. Donuk bakışlarıyla insanın kanını donduruyor. Yüzünü kaplayan sevimli gülüşüyle insana neşe dağıtıyor. Ağlamaklı gözleriyle insanın içini burkuyor. Kendine has mimiklerini seyrederken hiç kimse gözlerini ondan ayıramıyor.Kimi zaman ondan nefret ediyor kimi zaman ona hayran oluyorsunuz. Gerçekciliği bu kadar iyi yakalayan bir aktör her zaman en iyi övgüleri hak eder. Büyük sanatcı,sinemanın binbir yüzlü aktörü De Niro nun tarihine şöyle kısa bir gezinti yapalım. Hem anılarımızın canlanması için hem de onun ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu bir kez daha görmemiz için. İşte karşınızda Robert De Niro ....
17 Ağustos 1943 te New York da dünyaya gelen ünlü aktörün büyük büyük babası bir İtalyan göçmenidir.Sanatcının babası ise İrlanda doğumlu bir ressamdır. Annesi ise Amerikalı doğumlu bir başka resim meraklısıdır. Sanatcı bir aileden gelen De Niro 16 yaşında oyuncu olmaya karar verir ve anne-babasının izinden gitmez. En başlarda küçük tiyatro atölyelerinde oyunculuk eğitimi almaya başlar.Dramatic Workshop,Stella Adler,Luther James Studıo. Küçük çaplı bazı tiyatro oyunlarından sonra Lee Strasberg in dikkatini çeker ve en yetenekli öğrencilerin kabul edildiği Actors Studıo sunda oyunculuk eğitimine devam eder. Bütün oyuncuların hayali olan Broadway e artık daha yakındır. En başlarda off-Broadway adı verilen küçük çaplı müzikallerde ve tiyatro oyunlarında yer alır. Sonunda Broadway de ünlü oyuncularla beraber çeşitli tiyatro oyunlarında boy göstermeye başlar. En büyük hayali olan Broadwaye ulaştıktan sonra sinemaya yönelmeye karar verir. Bir çok kaynakta dahi gösterilmeyen ilk oyunculuk denemesi babasının yakın arkadaşı olan Fransız yönetmen Jean Pierre Melville in 1965 de New York ta çevirdiği TROIS CHAMBRES A MANHATTAN-Manhattanda Üç Oda filmidir. Bir taksi şöförünü canlandırdığı filmde 1-2 dakika görülmektedir. Daha sonra o zamanlar yıldızı yeni yeni parlamaya başlıyan ünlü yönetmen Brıan De Palma nın 1968 yapımı olan GREETINGS filminde ilk önemli rolünü oynadı. Oynadığı kısacık role rağmen hemen dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Brıan De Palma bir sonraki filminde yine De Niro& ya şans veriyor. 1968 yapımı THE WEDDING PARTY-Evlilik Partisi adlı filminde önemli bir rol vererek ona ne kadar güvendiğini gösteriyor.1969 yılında John Broderick, John Shade in yönetmenliğini yaptığı The Swap adlı belgesel filmde hem seslendirme hemde kısa bir rolle yer aldı. Dördüncü filmi yönetmenliğini J. Leondopoules un yaptığı Sam's Song-Sam ;in Şarkısı filminde yine ufak bir rolle görüldü. 1970 yılında yine Brıan De Palma ile birlikte çevirdiği HI MOM! Filminde akıllarda kalan en önemli unsurlardan birisiydi.yine yan rollerdeydi ama kendisini her zaman ki gibi hissettiriyordu.. Roger Corman nın 1970 yapımı olan BLOODY MAMA filminde ayyaş bir serseriyi oynuyordu. O yıl pek fazla ilgi görmiyen bu filmde De Niro adından söz ettirmeyi başarıyordu.1971 yılında 3 küçük bütceli filmde rol aldı. Ülkemizde hiç gösterilmemiş olan bu filmler sırasıyla Noel Black ın JENNIFER ON MY MIND Ivan Passer ın BORN TO WIN James Goldstone nun THE GANG THAT COULDNT SHOOT STRAIGHT filmleriydi. 1973 yılında zamanının ünlü yönetmenlerinden birisi olan John Hancock un BANG THE DRUM SLOWLY adlı filminde karısını öldürmekten idama mahkum olmuş bir beyzbol oyuncusunu canlandırıyordu. Belkide o zamana kadar çıkardığı en iyi oyunculuktu bu..Filmi bir aralar trt2 vermişti. Bunu belirtiyorum çünkü bu film ne yazıkki sinemalara hiç gelmedi. Ayrıca bu filmle ilgili başka bir notta yönetmen John Hancock un bu filmden sonra bir daha film çevirmemesi.
1973 yılı hem sinema tarihi hem de Robert De Niro için en önemli olaylardan birisini oluşturuyordu. Evet bir çoğunuzun tahmin edebileceği gibi uzun yıllar sürecek olan ünlü yönetmen Martin Scorsese ve Robert De Niro işbirliği başlıyordu.İkiside İtalyan kokenliydi.İkiside sinemaya aynı çerçeveden bakıyordu. İkiside birbirini çok iyi tamamlıyordu. Bu ortaklığın ilk filminin adı MEAN STREETS di. Tony adlı bir zamanların ünlü mafya babasının barını mesken olarak tutan 4 italyan gencin hikayesini anlatan filmde öne çıkan bir diğer isimde Harvey Keitel dı. Daha sonraları Scorsese Keitel’la da bir çok filminde rol vericektir. MEAN STREETS , De Niro yu artık tanınan bir aktör haline getirmiştir. Bu filmde küçük işlerle uğraşan gangster bozuntusu itici ve zayıf karakterli genci klişe tarzlardan tümüyle uzakta, şaşırtıcı bir derinlik ve inandırıcılık duygusuyla çizen De Niro bütün eleştirmenlerin de dikkatini çekiyordu. Bu yıl için de yine pek çok kaynakta rastlıyamıyacağınız ünlü Fransız yönetmen Marcel Carne nin adını hatırlıyamadığım bir filminde küçük bir rolde olsa oynadığını biliyorum. 1974 yılında De Niro yu bütün dünyaya tanıtacak olan Francis Ford Coppola nınTHE GODFATHER 2 si geldi. Oscar lı bu film De Niro ya da ilk oscar ını kazandırıyordu.En iyi yardımcı erkek oyuncu dalında bu ödülü sonuna kadar hak ediyordu. Flash-back bölümlerinde genç Vito Corleone yi yani birinci bölümde ki Marlon Brandon nun gençliğini canlandırıyordu. Artık bütün dünyada tanınan bir aktördür. Ve usta yönetmenler onunla çalışmak için sıraya girmiştir. 1976 yılında 3 büyük yönetmenin filminde rol alarak çağının en güçlü aktörleri arasında gösterilmeye başlanıcaktır. Sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisi olarak kabul edilen Martin Scorsese in TAXI DRIVER-Taksi Şöförü De Niro ya ilk kez en iyi oyuncu dalında bir oscar adaylığı getirir. Karşısında Seven Beauties la Giancalo Gianini , Network le Williem Holden ve Peter Finch, Rocky le Sylvester Stallone vardır.De Niro burada oscar ı Sıdney Lumet in Network-Şebeke filminde oynayan Peter Finch e kaptırır.Aslında bu pek süpriz olmaz. Çünkü bu filmdeki iki başrol oyuncusuda oscar a aday olmuş ve ikiside harkulade oynamıştır.Ama hiç biri De Niro nun TAXI DRIVER da ki Travis Bickle karakteri gibi akıllarda kalmamış silinip gitmiştir. De Niro, New York gece yaşamının deliliğe ittiği psikopat taksi şöförü Travis Bickle karakterini ölümsüzleştirdi desek yeridir. Özellikle film de aynanın karşısında BANA MI DEDİN ?! BANA MI DEDİN HA!? Repliğini kim unuta bilir? Aynı yıl için de bundan 4 gün önce yaşamını yitiren ünlü yönetmen Elia Kazan nın Scott Fitzgerald romanından uyarladığı THE LAST TYCOON filminde kadınların peşinden koşan ve başına sürekli belalar açan karizmatik yapımcı Monroe Stahr rolüyle yine kendinden bahsettirmeyi bildi. Daha sonra Bernardo Bertolucci nin baş yapıtlarından birisi olan 1900 filminde köleler üstünde büyük bir baskı kuran ,paranın ve iktidarın yozlaştırdığı acımasız Baron rolündeydi. Aynı yıl içinde oynadığı 3 farklı karakterle ve üç muhteşem oyunculukla 1976 yılında adından çokca bahsettiriyordu.
1977 yılında bir Scorsese-De Niro ortaklığı daha sinemalara geliyordu. NEW YORK,NEW YORK da Liza Minnelli gibi bir yıldızın karşısında elinde saksafonuyla nefis bir caz şöleni sunuyordu. Scorsese sin en parlak filmlerinden olan NEW YORK,NEW YORK Türkiye de sinemalara yine uğramıyordu. Öyle ki ne video piyasasında ne de dvd pazarında yine bu filmden eser yok. Türkiye de sadece Cine5 te bundan 3-4 yıl önce oynadığını hatırlıyorum. 1978 yılında Mıchael Cimino nun tüm dünyada ses getiren 5 oscarlı filmi THE DEER HUNTER-Avcı filminde De Niro Pennsylvania lı çelik işçisi Michael Vronsky rolünde yine unutulmaz bir oyunculuk sergiliyor ve en iyi erkek oyuncu dalında birkez daha oscara aday oluyordu. O yıl ki rakipleri The Boys From Brazil-Vahşetin Çocukları ile Laurence Oliver , The Buddy Holly Story le Gary Busey , Heaven Can Wait-Cennet Beklesin le Warren Beatty, Coming Home-Eve Dönüş le Jon Voight oluyordu. O yıl da oscara bu kadar yaklaşmasına rağmen ne tesadüftür ki THE DEER HUNTER gibi savaş karşıtı olan Comıng Home filminde ki rolüyle Jon Voight ta kaptırıyordu. Ama Chrıstopher Walken bu filmle en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında oscar a uzanıyordu. THE DEER HUNTER filminde özellikle De Niro nun rus ruleti oynadığı sahneler gerçekten enfesti. Ayrıca filmin afişinide oluşturan Vietnam da başına silahı dayayıp intihar etmeyi düşündüğü sahne gerçekten görülmesi gereken sahneler. De Niro filmin her saniyesinde yine klasını konuşturuyordu. Öyleki Scorsese filmlerindeki canlandırdığı tiplerin aksine burada dingin,içinedönük,soğukkanlı bir karakteri çiziyordu.Vietnamdan döndükten sonra savaşın insan üzerinde ki psikolojisini perdeye mükemmel yansıtıyordu. 1980 yılında herhalde hiç kimse De Niro yu perdede görünce tanıyamadı. Yine Scorsese-De Niro işbirliğiyle sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisi olan RAGING BULL-Kızgın Boğa ortaya çıkıyordu. Hiç kimse De Niro yu tanıyamadı demiştim.Çünkü bu sefer seyircilerin karşısına öyle bir çıkıyor ki onun bu profesyenellik anlayışını ayakta alkışlamamak mümkün değil. Doktor kontrolünde 20 kilo alıp göbekli, kırık burunlu orta siklet dünya boks şampiyonu Jake La Motta suretinde sinema tarihinin en iyi oyunculuklarından birisini sergiliyordu. Onun bu büyük oyunculuğunu oscar la ödüllendirilmesi belkide oscar tarihinin en rahat kararlarından birisi oluyordu. Gerçi De Niro nun karşısında bu sefer kaybettiği yıllara göre çok daha zor rakipler vardı. The Elephant Man le John Hurt , The Great Santini yle Robert Duvall , The Stunt Man le Peter O Toole , Tribute la Jack Lemmon . Ama De Niro öyle bir oyunculuk sergiliyordu ki oscar için ondan başkası düşünülemezdi. Filmin konusu ise 1950 ler de ringlerde fırtına gibi esen Jake La Motta daha sonra içki ve dengesiz hareketleri nedeniyle bir anda kariyerinde bitme noktasına gelir.Ünvanını kaybeder.Sevenlerini kaybeder.Arkadaşlarını kaybeder. Ama ne kadar kötü davranırsa davransın karısı onu hiçbir zaman terk etmez. Günün birinde aynanın karşısında kendisiyle hesaplaşmasını flash backlerle geriye dönerek izleriz. Kariyeri boyunca hiçbir maçında yere düşmeyen Jake La Motta yı oynayan De Niro nun filmin finalinde ringte Sugar Ray den yediği dayaktan sonra ağzı burnu kan içinde onun köşesine gidip HEY,RAY.HİÇ DÜŞMEDİM.BENİ HİÇ DÜŞÜRMEDİN,RAY. BENİ DUYDUN MU?BENİ HİÇ DÜŞÜRMEDİN.YA.GÖRDÜN MÜ? BAK. Repliği herhalde bu filmin en unutulmaz sahnelerinden birisiydi.Ayrıca şimdiye kadar gördüğüm en iyi boks maçı sahneleriyse tam anlamıyla Scorsese yakışır nitelikteydi. Joe Pesci,Cathy Morıarty ,Frank Vıncent gibi oyuncuların müthiş performansıyla hem Scorsese in hem de De Niro nun en iyi filmlerinden birisi oluyordu.
1981 yılında Ulu Grosbard ın yönettiği TRUE CONFESSIONS-Gerçek İtiraflar filminde Den Spellacey adında bir rahibi canlandıran De Niro bir cinayeti araştıran kardeşi Tom la(Robert Duvall) fikir ayrılığına düşer ve bir arkadaşı için yalancı şahitlik yapar. Cinayet soruşturması ilerledikce olaylar iki kardeşin arasını dahada gerginleştirir. De niro seksenli yıllara parlak bir giriş yaptığı RAGING BULL dan sonra orta halli filmlerinin başlangıcı olan TRUE CONFESSIONS ülkemiz sinemalarında gösterilmeyen ama televizyonlarımızda oynayan bir filmdi. Doğrusunu isterseniz De Niro sıradan filmleri bile seyrettiren bir aktör olduğu için bu filme katlanılabilir diyebilirim. Ve bu orta halli filmden sonra yine Scorsese in THE KING OF COMEDY filmiyle kaldıkları yerden devam ettiler.Hem de sinema tarihinin en komik adamlarından birisi olan Jerry Lewis ı de yanlarına alarak. Ama bu sefer bir fark vardı. De Niro ile Lewis sanki rollerini değiş-tokuş etmişlerdi. O matrak ve kıpır kıpır bir kişilik olan Rupert Pupkin i , Jerry Lewis ise aksine asık suratlı,bıkkın bir tv yıldızı Jerry Langford u canlandırıyordu. 1984 yılında De Niro bir başka büyük yönetmenle yine sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisine imza atıyordu. Sergio Leone nun ONCE UPON TİME İN AMERİCA-Bir Zamanlar Amerika da filminde bir gangsterin uzun yıllara yayılan yaşamını ustalıkla oynuyor izleyenleri bir kez daha kendisine hayran bırakıyordu. New York un doğu kesimindeki yahudi gençlerin yükseliş ve düşüş öyküsünde Leone gangster dünyasına farklı bir bakış getirerek ne kadar usta bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Ayrıca bu filmle beraber James Woods adıda tüm dünyada daha yakından tanınmaya başlanıyordu. De Niro nun final sahnesinde afyon içtikten sonra sırt üstü kameraya dönüp gülümsediği sahne herhalde sinema tarihinin en hoş karelerinden birisini oluşturuyordu. Aynı yıl içinde daha önce TRUE CONFESSIONS filminde beraber çalıştığı Ulu Grosbard ın yönetmenliğinde kadın oyuncuların De Niro su olarak adlandırılan Meryl Streep la beraber FALLING IN LOVE-Geç Gelen Sevgi filminde oynadı . Frank (De Niro) ve Molly (Streep) arasındaki yasak aşkı anlatan filmde Harvey Keitel,Dianne Wıest gibi güçlü oyuncularda yan rollerde gözüküyordu. Ama bu film ne yazık ki eleştirmenler tarafından pek olumlu karşılanmamıştı. Ama iki güçlü oyuncunun karşılıklı oynaması bile bu filmi seyretmek için yeterli bir nedendi.
1985 te sıradışı filmlerin yönetmeni Terry Gilliam mın BRAZIL in de elinde silahı, başında kar maskesi ve her an panik olan hareketleriyle tamirci Harry Tuttle rolüyle filmin en ilginç karakterini başarıyla canlandırıyordu.1986 da Roland Joffe in Cannes Film Festivali nde en iyi film ödülünü kazanan filmi THE MISSION ' da Güney Amerika ormanlarına yerli halkı avrupalı sömürgecilere karşı örgütlemek için gönderilen iki keşişten birisi olan Mendoza rolün de yine harikalar yaratıyordu. Jeremy Irons da müthiş bir oyunculukla De Niro ya eşlik ediyordu. 1987 yılında De Niro bu sefer bir Alan Parker filmiyle belkide şimdiye kadar oynadığı rollerden bambaşka bir rolle karşımıza çıkıyordu. ANGEL HEART-Şeytan Çıkmazı nda Louis Cyphre daha doğrusu Şeytan rolüyle perdede pek alışı gelmemiş bir şeytan portresi çiziyordu. Şeytan De Niroile beraber ete tıtnağa bürünüyor ve belkide dünyada ki en karizmatik suretlerden birisi haline geliyordu. Mickey Rourke hafızasını yitirmiş bir savaş gazisidir.Şimdilerde dedektiflik yapıyordur.Yalnız geçmişiyle ilgili hiçbir şey hatırlamıyordur. Sürekli gördüğü kabusları vardır. Günün birinde Louis Cyphre adında gizemli bir adam ondan birisini bulmasını ister. Böylece adamın hayatı bir anda cehenneme döner. Yakın zaman da sinemalarımızda gösterilen MEMENTO adlı filmi beyendiyseniz ondan bir iki gömlek daha üstün olan bu filmi de beyeneceksiniz. Sürpriz finaliyle olsun De Niro ve Rourke un müthiş oyunculuklarıyla olsun benim en beyendiğim De Niro filmlerinden birisi diyebilirim. Benim için filmde unutulmayacak De Niro- Rourke repliğiyde unutulmazlar arasında yerini aldı.De Niro Mickey Rourkea şeytan olduğunu açıkladıktan sonra,şaşırması üzerine NE O BİR KUYRUK MU BEKLİYORDUN? demesi. Aynı yıl içerisinde onu sinemaya kazandıran Brıan De Palma nın THE UNTOUCHABLES-Dokunulmazlar filmiyle belki de afişinde ismini görmesek tanıyamayacağımız bir suretle kamera karşısına geçiyordu. Dünyaya nam salmış olan ünlü gangster Al Capone u öyle büyük bir ustalıkla sergiliyordu ki filmde ki diğer büyük oyuncular adeta De Niro nun gölgesinde kalıyordu. Kevın Costner,Sean Connery,Andy Garcia gibi yıldızlarıyla film suç dünyasını gözler önüne seriyordu. De Niro nun öfke patlaması yaşadığı bir toplantı da önce onu gayet sakin olarak konuşurken görüyor daha sonra eline aldığı beyzbol sopasıyla bir adamın beynini nasıl patlattığına şahit oluyorduk. Belki de De Niro ya en çok yakışan şey bu öfke patlamalarıydı. Bir çok filminde bu öfke patlamalarına şahit olduk. İnanın bana De Niro yu De Niro yapan şeylerden birisi onun bu kendine has öfke patlamaları. De Niro serüvenimize devam edelim bakalım. 1988 yılında bana göre en sevimli, en karizmatik De Niro filmi Martın Brest ın yönetmenliğinde geliyordu. MIDNIGHT RUN-Geceyarısı Av da suçluluların peşinden giden bir ödül avcısını canlandırıyordu. Günün birinde zimmetine para geçiren bir muhasebecinin peşine düşer. Yalnız muhasebecinin peşinde ki sadece kendisi değildir. Bir başka ödül avcısı, mafya ve fbı da muhasebecinin peşindedir. New York tan Chicagoya,New Mexico dan Los Angeles a kadar uzanan maceralı bir yolculuk onları beklemektedir. Diğer rollerde Charles Grodın,Yaphet Kotto,Denis Farina,Joe Pantoliano gibi usta oyuncularla defalarda seyredilecek müthiş bir filmdi bu.Ayrıca bana göre en iyi De Niro filmlerinden bir tanesi. Özellikle De Niro nun diğer ödül avcısı Martin i altettiği sahneler tam komedi şöleni.
1989 yılında David Jones un Vietnam sonrasını anlattığı JACKNIFE ne eleştirmenlerden ne de seyircilerden ilgi görmüyordu. Televizyonlarımızda da oldukca fazla oynayan film Vietnam dan dönen üç arkadaşın ilişkilerini anlatıyordu. De Niro Meggs karakteriyle ne yazık ki hafızalarımızda hiç yer etmiyordu. Ama aynı yıl içinde Neil Jordan nın yönetmenliğinde David Mamet in senaryosunda WE RE NO ANGELS-Biz Melek Değiliz le izleyenleri kahkaya boğuyordu. Hapisten kaçan iki dolandırıcı Kanada ya kaçmak istemektedir. Ama Kanada sınırında ki kasabada sıkışıp kalırlar. Tesadüfler zinciri sonrası iki dolandırıcıyı beklenen papazlar sanan kilise görevlileri onlara yakından ilgi gösterir. Ama onların tek isteği Kanada ya yapılacak olan dini yürüyüştür.Sınırı geçmeleri için bundan büyük fırsat yoktur. Ama üst üste gelen aksilikler bu iki kafadarın başını epey derde sokacaktır. De Niro,Sean Penn,Demi Moore gibi güçlü oyuncularıyla en sevilen De Niro filmlerinden birisi oluyordu WE RE NO ANGELS .De Niro 90 lı yıllara oscar adaylığıyla başlıyordu..Penny Marshall ın yönetmenliğinde AWAKENINGS-Uyanışlar filmiyle yine bambaşka bir rolle karşımıza çıkıyordu. 1920 li yıllarda görülmeye başlanan ve nedeni anlaşılmayan bir çeşit uyku hastalığı kişiyi hayatla ölüm arasında asılı bırakmaktadır.Dr. Sayer (Robın Wıllıams) Hainbrıdge Hastanesine tayin olmuştur. Hastanede unutulmaya yüz tutmuş uyku hastalığına yakalanan bir grup hastayla karşılaşır.40-50 yıldır burada bilinçsiz şekilde yatan bu insanları tekrar hayata döndürebilmek için yoğun çaba harcar. Sonununda hastalar yavaş yavaş uyanırlar. Bu hastalardan birisi de De Niro dur. Gerçek bir öyküden uyarlanan filmde De Niro ne yazık ki oscar a uzanamaz. Aynı yıl içinde Martin Ritt in romantik komedisinde sevdiği kadının peşini bir türlü bırakmayan aşığı oynar. STANLEY AND IRIS isimli film ne yazık ki önceki romantik komedilerinde olduğu gibi yine pek fazla ilgi görmez. Yedi yıl aradan sonra birkez daha Scorsese le çalışıyor ve sinema tarihinin en iyi suç filmlerinden birisi ortaya çıkıyordu. Mafyanın içinde otuz yıl geçiren ve sonunda kendisini kurtarabilmek için itirafçı olan Henry Hill in gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan GOODFELLAS-Sıkı Dostlar bazı çevrelerce hem Scorsese in hem de De Niro nun en iyi filmi olarak yorumlanıyordu. Bu filmle De Niro yeniden o çok iyi başardığı acımasız gangster kompozisyonlarına geri döndü. Hem de ne dönüş. Joe Pesci ile birlikte barda bir adamı ölderesiye dövmeleri , sinirinden telefon klübesini dağıtması , Ray Lıotta ya öfkesini kusması... Bunlar unutulacak gibi değildi doğrusu. Kusursuz oyunculukları Scorsese in unutulmaz anlatımıyla yüz yılımızın klasiklerinden birisi oluyordu GOODFELLAS .
90 lı yıllarla birlikte De Niro da ki en büyük değişimlerden birisi artık önüne gelen her teklifi kabul etmesi olmuştur. Öyle ki bir zamanlar Scorsese in THE LAST TEMPTATION OF CHRIST-Günaha Son Çağrı filmini gerekli araştırmaları yapacak zaman olmadığı için reddetmiştir. Oynayacağı karakterleri önce benimseyen ve onlara uyucak araştırmalar yapan De Niro bu özelliğini ne yazık ki 90 lı yıllarda bir yana bırakmıştır. GUILTY BY SUSPICION-Suç Ve İhanet filmi de böyle seçtiği rollerden birisi diye düşünüyorum. Irwin Winkler in 1991 yapımı filmi gerçek bir olaydan yola çıkar. Hollywood da patlak veren komünist yönetmen ve yapımcıların polis tarafından göz altına alınmaları ve sorgulanmalarını anlatan politik bir filmdir. Geçen günlerde kaybettiğimiz Elia Kazan da bu soruşturmalar kapsamında göz altına alınmış ve Hollywood da bir çok yönetmen ve Yapımcıyı ihbar etmiştir. Onun ifadesi kapsamında bir çok ünlü tutuklanmış kimileride Amerika dan sınır dışı edilmiştir. Tekrar filme dönücek olursak De Niro da böyle bir yönetmeni canlandırıyordu.Kendisinden diğer komünist çevreleri ihbar etmesi isteniyordu. Ama o arkadaşı olarak benimsediği insanları ele vermiyor ve kendisini ateşe atıyordu. Aslında film konu itibariyle insanın ağzını sulandırıyordu. Ama Irwin Winkler ne yazık ki bu filmin altından kalkamıyordu. Öyleki De Niro nun varlığı bile bu filmi kurtarmaya yetmiyordu. Filmle ilgili ufak bir not. Martin Scorsese de kısa bir rolle filmde gözüküyordu.Aynı yıl içinde De Niro bu kez bir yan rolle karşımıza itfayeci Gölge lakaplı Donal Rimgale olarak çıkıyordu. Ron Howard ın BACKDRAFT-Alev Kapanı filmi aslında itfayecilere saygı duruşu niteliğindeydi. Şaşırtıcı görsel efektleri ile iyi bir aksiyon filmiydi. Şehirde çıkan yangınları araştıran De Niro bu yangınların aslında sabotaj sonucu çıktığını anlayınca bunun nedenini araştırmaya başlar. Filmde o kadar çok gözükmesede yine görüldüğü her sahnede izleyenleri kendisine hayran bırakmayı başarıyordu.1991 in sonuna doğru yine ortalığı kasıp kavuran Scorsese-De Niro ikilisi bir kez daha bir araya geliyordu. CAPE FEAR-Korku Burnu ile birlikte De Niro sinema tarihine en sadist karakterlerden birisi Max Cady i kazandırıyordu. Kendisinin mahkum olmasına neden olan avukatın hayatını kabusa çeviren De Niro hiç bitmek bilmeyen temposuyla bütün filme tek başına hakim oluyordu. Onun bu mükemmel oyunu yeni bir oscar adaylığı daha getiriyor ama kendisi gibi başka bir sadist karaktere yani Hanniball a (Anthony Hopkins) kaptırıyordu. 1992 yi iki orta halli filmle geçiriyordu.Bunlardan birincisi Barry Prımus un Mıstress-Metres .De Niro yine başrolde değildi. Üç arkadaş yazdıkları senaryoyu filme çekebilmek için yapımcı yapımcı dolaşmaktadırlar. Sonunda George (De Niro) adlı iş adamı onların filmi için gerekli finansı sağlıyacağını söyler. Tam film çekilmek üzereyken George karısını adamlardan birisiyle yakalayınca film işi suya düşer. Aslında sağlam oyunculardan kurulu bir film.Danny Aıello,Elı Wallach,Martın Landau gibi isimlerin olmasına rağmen ne yazık ki ne eleştirmenlerden ne de seyircilerden olumlu bir tepki almamıştı. Aynı yıl içinde ki ikinci filmi ise NIGHT AND THE CITY-Gece Ve Şehir ... Irwin Winkler la bir kez daha bir araya geliyordu. Açıkcası hayal kırıklığı yaratan bir De Niro filmi daha . De Niro yine bildiğimiz De Niro ama ne yazık ki onun usta oyunculuğu bile böyle bir filmi kurtarmaya yetmiyordu. Avukat Harry Fabian rolünde izlediğimiz De Niro bir mafya babasının karısına (Jesıca Lange) aşık olunca herşeyi yüzüne gözüne bulaştırır. Filmin kötülüğüne rağmen De Niro nun finalde kendisini vurmaya gelen iki tetikcinin karşısında yaptığı konuşma gerçekten görülmeye değer. Ama onca konuşmaya rağmen kendisi yine kurşunlara hedef olup yere düşünce sevgilisine dönerek NASILDIM AMA?! NASILDIM?? Repliği en iyi De Niro repliklerine girmeye aday doğrusu.
De Niro 1993 yılına duygusal komedi ile giriş yapar. John McNaughton nun MAD DOG AND GLORY-Hediyelik Kadın filmiyle ilginç bir aşk hikayesinin kahramanı oluverir.Chicago da görevli dedektif Wayne Dobie (De Niro) bir olay sonrası Frank Milo (Bill Muray) adındaki gangster den ilginç bir hediye alır. Hediyesi onunla bir hafta geçirecek olan bir kadındır.Glory (Uma Thurman) adındaki bu kadınla en başlarda araları pek iyi olmasada sonraları yakın bir ilişki başlar. Eleştirmenler tarafından iyi bulunsada seyircinin pek ilgisini çekmeyen bu filmin yapımcılığınıda Scorsese yapmıştı. 1993 yılının bir değer filmi ise Michael Caton-Jones un THIS BOY S LIFE-Bu Çocuğun Hayatı ... Syracuse üniversitesinde edebiyat profösörü olan Tobias Wolff un gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan filmde De Niro hayatta başarılı olamamış ve başkalarının başarılarını kıskanan üvey baba rolünde. Leonardo Dı Caprio nun henüz çocuk yaşta oynadığı film Ellen Barkın faktörüyle de izlenmeyi hak ediyor. De Niro nun üvey baba olarak Di Caprio ya neler çektirdiğini seyrederken yine yeniden bu adam harika diyorsunuz. Ondan öyle nefret ediyorsunuz ki böylece onun rolünü ne kadar iyi oynadığını anlıyorsunuz.1993 yılı De Niro için başka bir önemi daha var.Çünkü hem oynuyor hem de İlk kez kamera arkasına geçiyordu.Vittorio Cecchi Gori ve Silvio Berlusconi nin yapımcılığında İlk ve son yönetmenlik denemesi olan A BRONX TALE-Günaha Davet i çekiyordu.Bütün eleştirmenler tarafından övgü alan filmde Scorsese in De Niro üzerinde ki etkileri açıkca görülüyordu. Chazz Palminteri nin senaryosunda Bronx da yaşayan italyan göçmenlerinin yaşamlarını bir çocuğun gözünden çok güzel yansıtıyordu. Gangsterler , sokak serserileri ve ailesi. Herşey olağanca güzeldi. 1994 yılını tek bir filmle geçiriyordu. Şeytanı bile insan görünümünde canlandıran De Niro sonunda yaratık olmayıda kabul ediyor ve MARY SHELLEY S FRANKENSTEIN ı çeviryordu. Kenneth Branagh ın yönetmenliğinde bu kez canavarı oynamak büyük bir oyuncuya,Robert De Niro ya düşmüş.De Niro da ona damgasını vurmuştu beklenebileceği gibi. Ölüm saplantısı kendisini bir hayat yaratmaya iten genç bir doktorun hikayesini anlatan bu çağdaş korku klasiği daha önce defalarca yorumlanmış ama hiç bu film kadar ürkütücü olmamıştı. Günümüzde ki en iyi FRANKENSTEIN uyarlaması olan filmde Kenneth Branagh,Tom Hulce,Helena Bohem Carter,Aidan Quinn,Iam Holm,John Cleese gibi usta oyuncularda rollerini başarıyla canlandırıyordu. Özellikle De Niro nun ağlamaklı gözlerle Branagh a intikam için döndüğü sahnede BENİ NEDEN YARATTIN? Diye haykırması gerçekten enfes bir sahneydi. Francıs Ford Coppola nın yapımcılığında günümüzün en özgün korku filmlerinden birisi oluyordu FRANKENSTEIN .
1995 yılında iki baş yapıta imza atıyordu De Niro. Bunlardan birincisi Scorsese-De Niro işbirliği desem yeterli olur sanırım. Evet. Sinema tarihinin en iyi suç filmlerinden birisi daha bu ikili sayesinde ortaya çıkıyordu. Bu tarz filmlerinde kadınlara fazla yer vermeyen Scorsese güzelliğiyle büyüleyecek oyunculuğuyla nefret uyandırabilecek birisini yani Sharon Stone nu da yanlarına alıyordu.Scorsese in bir Las Vegas destanını anlattığı CASINO belki de GOODFELLAS ın devamı niteliğindeydi.60 ların Sıkı Dostlar ından sonra Casino 70 lerin sahte ışıltısını simgeleyen küçük bir dünyayı Las Vegas ı büyüteç altına alıyordu. Scorsese Amerika nın o engin organize suç ve eğlence tarihinde zengin bir dünya bulmuştu kendine. O tipik italyan mahallelerinden çıkıp bu zengin aynı zamanda karanlık ,karmaşık olan,herşeyin görüntüden ibaret olduğu ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı,parıltılar içinde ama kokuşmuş,çölle çevrili bir Babil kentini belgesel tadında ele alıyordu. Hiç kimse bu ışıltıların arkasında ki korkunç dünyayı bu kadar gerçekci bu kadar mükemmel ele alamazdı. GOODFELLAS ın o öfkeli De Niro su CASINO da Sam Ace Rothstein karakteriyle yerini daha sakin daha sessiz birisine bırakıyordu. Joe Pesci ise bildiğimiz gibi. Yine vahşi yine acımasız.Sharon Stone ise dişiliğini kullanarak herkesi hükmetmesini çok iyi biliyor. Yozlaşan bir kumar imparatorluğu dekorunda iktidar trajedisi ve aşk üçgeninde kaybeden insanların öyküsü CASINO . Aynı yıl içindeki ikinci başyapıtında ise sinema severlerin bir hayali gerçekleşiyor ve Robert De Niro ile Al Pacino aynı filmde buluşuyordu.Michael Mann ın HEAT-Büyük Hesaplaşma filminde bir araya getirmeyi başardığı De Niro ve Pacino dışında adeta devler kadrosu bulunuyordu.Val Kilmer , Tom Sizemore ,Dıane Venora , Ashley Judd , Jon Voight gibi yıldızlarıyla seyirciyi inanılmaz bir şölen bekliyordu. Neil Mc Cauley (De Niro) ve ekibi için iki dakikada soyamıyacakları yer yoktur. Günün birinde soydukları zırhlı araçta arkalarında iki ölü bırakırlar. Profesyenelce gerçekleştirilen bu soygun dedektif Vincent Hanna (Al Pacino) nın dikkatini çeker ve ele geçen bir ipucundan sonra ekibin peşine düşer. Vincent Hanna önce soyguncuların kimliğini tek tek belirler. Amacı onları bir sonraki soygunlarında iş üstünde yakalamaktır. Mc Cauley peşinde polislerin olduğunu fark edince onların kimliklerini aynı ustalıkla tek tek belirler. Artık bu iki ekibin arasında nefes kesen bir takip başlar. Tek problem ise Mc Cauley in tecrübesinin de en az Hanna nınkine eşit olması. Yönetmen Michael Mann ı efsaneleştiren film bilinen suçlu-polis senaryolarının çok ötesinde bir sinema şaheseriydi. Sadece De Niro ile Al Pacino nun birlikte gözüktükleri tek ve oldukca uzun bölümde ,nefesleri kesen gösterileri bile bu filmi sinema tarihinin enleri içine koymaya yeterli. Filmdeki unutulmaz banka soygunu sinema tarihinde ki en iyi sokak çatışmalarından birisine sahne oluyordu. Unutulmaz sahnelerle dolu herşeyiyle dört dörtlük bir filmdi.
THE FAN-Fanatik le 1996 yılında takıntılı bir beyzbol fanatiğini çiziyordu. Ne bir ingiliz holiganı ne de taraftarlıklarıyla her zaman övünen ateşli İtalyan seyircilerinden çok daha farklı bir fanatik seyirciyi Gil Renard ı inanılmaz ustalıkla sergiliyordu. Ailesini,işini ve yavaş yavaş yaşama gücünü kaybeden Gil Renard hayranı olduğu ünlü beyzbol oyuncusu Bobby Rayburn (Wesley Snipes) ‘nun takımı içindeki düştüğü kötü duruma engel olmak için onun en büyük rakibi takımın yeni transferi Barrıe (Benicio Del Toro) i öldürür. Bobby nin kendisine borçlu olduğunu düşünen Renard onun hayatını bir anda kabusa çevirir. Sürekli onu takip eder. Ona hediyeler gönderir. Onun tek isteği Bobby nin ona saygı duymasıdır. Tony Scott ın yönetmenliğinde ilginç bir fanatiklik öyküsü. Yavaş yavaş deliren Gil Renard karakterini çok iyi tahlil eden De Niro belki de filmde akıllarda kalan tek unsur oluyordu. Çünkü eleştirmenlerin ortak görüşü film kötü ama De Niro harika oluyordu. Aynı yıl içinde Barry Levinson nun mükemmel bir kadroyla çevirdiği SLEEPERS-Kardeş Gibiydiler filminde bir yan rolle karşımıza geliyordu. Brad Pitt,Dustın Hoffman,Kevin Bacon,Jason Patric gibi yıldızlarıyla aslında hayal kırıklığı yaratan bir film oluyordu SLEEPERS.. Hol Angelys Kilisesi nin rahibi Bobby rolünde De Niro adeta rolün büyüğü küçüğü olmaz diyordu. Yine bildiğimiz gibi bir film de kısada gözükse her zaman en iyi şekilde veriyordu rolünün hakkını. Shakes,Michael,John ve Tommy çok iyi anlaşan dört arkadaştır. Günün birinde sadece gösteriş olsun diye oynadıkları oyunda bir adamın ağır yaralanmasına neden olurlar. Çocuk mahkemesinde yargılandıktan sonra ıslah evinde 18 ay geçirmeye mahküm olurlar. Islah evinde işkence gören ve sadist gardiyanların tecavüzüne uğrayan dört genç yıllar sonra bile unutamayacakları onarılmaz yaralar alırlar. Günün birinde kendilerine tecavüz eden baş gardiyanla karşılaşırlar. Ve iki arkadaş gardiyanı oracıkta öldürür. Sonunda birbirlerini aklamak için dört arkadaş tekrar bir araya gelir. Onlara her zaman destek olan rahip Bobby acaba yine onları koruyacakmıdır? Söylediğim gibi. Böyle bir kadrodan insan daha güzel şeyler bekliyor. Ama ne yazıkk ki film ne eleştirmenlerden ne de seyirciden ilgi görmüyordu. 96 nın sonuna doğru de Niro bir kez daha yan rolle seyircilerin karşısına çıkıyordu. Jerry Zacks ın yönetmenliğinde MARVIN S ROOM-Marvin in Odası eleştirmenler tarafından oldukca beyenilen duygusal bir aile filmiydi. Filmin güçlü oyuncu kadrosuda cabası. Meryl Streep,Diane Keaton,Hume Cronyn,Leonardo Di Caprio rollerinin hakkını başarıyla veriyorlardı. Ama bunların içinde öyle bir isim vardı ki. Eşi Jessica Tandy nin ölümünden sonra da oyunculuğa devam eden 1996 da tam 86 yaşında olan emektar Hume Cronyn in oyununu övgüyle anmak gerekir. Birbirlerini yıllar boyunca görmemiş olan iki kız kardeş Bessie ve Lee yıllar sonra bir araya gelirler. Yalnız alınan bir haber herkesi şok eder. Kardeşlerden Bessie kan kanseridir. Herkes birbirine yakınlaşmayı beklerken iki kardeş arasında birbirlerini yıllarca ayıran olayların gündeme gelmesiyle nefret yeniden ortaya çıkar. De Niro fazla gözükmediği bu filmde Bessie nin doktoru rolündeydi. Ama bu film De Niro ile birlikte değil usta oyuncu Merly Streep ve Diane Keaton la anılacaktı. Özellikle filmin sonlarına yaklaştıkca karşımıza çıkan bölümler adeta belleğimize yerleşiyordu. Tam anlamıyla kadınların hakim olduğu bu filmde duygusallık adına ne ararsak fazlasıyla mevcut.
James Mangold un 1997 yapımı COPLAND-Güçlüler Bölgesi kalabalık kadrosuyla yine iştahları kabartan bir film oluyordu. Sylvester Stallone,Ray Liotta,Harvey Keitel,Peter Berg gibi usta oyuncularla bezinmiş film eleştirmenler tarafından olumlu karşılanmış ama gişede beklediği başarıyı yakalayamamıştı. New York Polis Merkezi nin, polisten geçilmediği için Güçlüler Bölgesi diye anılan bölgesinde görevli memur Babitch kazayla iki zencinin ölümüne neden olur. Bu olaydan kısa süre önce bir yangında üç çocuğu kurtardığı için kahraman ilan edilmiş olan genç polis bir anda halkın tepkisini çeker. Bunun üstüne görev arkadaşları senaryo yazararak Babitch in bir kaza sırasında öldüğü süsünü verirler. Kasaba şerifi Freddy Heflin (Sylevester Stallone) devriye gezerken Babitch i diğer polislerin yanında görür ve bu olaydan şüphelenir. Bu noktada müfettiş Moe Tilden (De Niro) devreye girer. De Niro yine bildiğimiz gibi. Az gözükmesine rağmen harkulade bir oyunculuk. Ama bilmediğimiz bir oyunculuk sergileyen başka birisi vardı. Tartışmasız filmin yıldızı Sylevester Stallone . Şerif Heflin rolü için 20 kilo alan Stallone 50. yaşında izleyenleri kendisine hayran bırakıyordu. Belki de Rocky 1 den bu yana hiç bukadar etkili oynamamıştı. Sırf Stallone için bile seyredilmesi gereken bir film COPLAND. 1997 yılının bir diğer filmi Barry Levınson un WAG THE DOG-Başkanın Adamları ... Afişinde Amerika nın sırları daima sır olarak kalacak.Çünkü ne zaman bir olay olursa,Başkan ne zaman bir skandala karışırsa,Başkan nın adamları orada olacak ve gündemi değiştirmek için harekete geçecek diye yazıyordu. Aslında bütün filmi özetleyen bu cümle getirdiği anlatım tarzıyla olsun müthiş oyunculuklarıyla olsun bana göre mükemmel ötesi bir filmdi. 90 lı yıllarla birlikte oldukca ayyuka çıkan Amerika nın kendi sistemini eleştirdiği filmler serisine belkide en radikali David Mamet in senaryosuyla geliyordu. Seçimlere az bir zaman kala Amerika Başkan ı Beyaz Saray da bir seks skandalına karışır (bu film bir zamanlar gündemi meşgul eden Clınton nın oval ofis skandalından önce çekilmişti). Bunun üstüne Başkan nın baş danışmanı Halkla İlişkiler uzmanı Conrad Brean (De Niro) nın yardımı istenir.O da ünlü Hollywood medya kralı Stanley Motss (Dustin Hoffman) u yanına alarak her ayrıntıyı düşünürler. Sonunda belki Şeytan nın bile aklına gelmeyecek bir planı uygularlar. Amerikanın gündemini değiştirmek için olmayan bir savaş yaratırlar. Amerika artık Arnavutluk la savaşdadır. Son derece hınzır ve alaycı bir politik taşlama. De Niro başrolde olmasına rağmen film yine de senaryosuyla gündeme oturacaktı. Dustin Hoffman nın bu filmle oscar a aday olduğunu da hatırlatalım. 1997 yılında bir rüya daha gerçekleşiyor ve Robert de Niro Tarantino filminde seyircilerin karşısına çıkıyordu. Bu gerçekten büyük sükse yaratan bir olaydı. Sadece 2 filmle ortalığı kasıp kavuran Tarantino 3. filmi JACKIE BROWN la yine bombayı patlatıyordu. Eskilerin iki ünlü oyuncusunu da tekrar beyaz perdeye getiriyordu.Pam Grier ve Robert Forster gibi eski yıldızların yanında Samuel L. Jackson,Brıdget Fonda,Michael Keaton gibi oyuncularla yarım milyon doların peşinde gelişen ve kimin kiminle oynadığı belli olmayan kara bir filmdi. De Niro tam anlamıyla Tarantino nun aradığı bir oyuncu. Louıs Gara karakterini De Niro için yazdığını söyleyen Tarantino onun bu rolde sadece vücud dilini kullanmasını istediğini söylüyor. Uzun süresine rağmen insanı sıkmadan ilerleyen temposuyla hem eleştirmenlerden hem de seyircilerden tam puan alıyordu.
1998 yılında tamamı Fransa da geçen RONIN le kendisini bu sefer yönetmen John Frankenheimer a teslim ediyordu. Fransa da çok gizli bir görev için toplanan bir grup paralı asker eski CIA ajanı Sam in(De Niro) liderliğinde çok gizli bilgiler içeren bir çantanın peşine düşerler. Yalnız çantanın peşinde sadece kendileri yoktur. Orta halli bir aksiyon filmi olan RONIN bana göre sinema tarihindeki en iyi araba kovalamaca sahnesine sahip. De Niro ise her zaman ki gibi. Yine mükemmel.Jean Reno,Natascha McElhone,Sean Bean,Jonathan Pryce in filme katkıları üst seviyede. Aynı yıl içinde bir yan rolde daha görülüyordu. Alfonso Cuaron nun GREAT EXPECTATIONS-BüyükUmutlar filminde hapisten kaçan bir mahkümü oynuyordu. Charles Dickens ın aynı isimli romanından uyarlanan film müzikleriylede oyunculuklarıyla da eleştirmenlerden olumlu puan almıştı. 1999 da De Niro komediye tekrar dönüyordu. Harold Ramis in yönetmenliğinde ANALYZE THIS-Anlat Bakalım la sinir krizinin eşiğindeki bir mafya babasını canlandırıyordu. Paul Vitti (De Niro) Son zamanlarda geçirdiği ruhsal bunalımdan dolayı Psikyatrist Ben Sobel(Bill Crystal) li tutar. Ama günler geçtikce Sobel in ruh sağlığı bozulmaya başlar. Ve olaylar geliştikce Sobel işin içinden çıkamaz. Komedi filmlerinin usta yönetmeni Ramis De Niro ile Crystal ı çok ustaca kullanıyor ve enfes bir komedi ortaya çıkartıyordu. De Niro nun mafya filmlerinden bildiğimiz sert mizacı komediyle buluşunca ortaya seyretmeye doyamadığımız bir film ortaya çıkıyor. Aynı yıl içinde ülkemiz sinemalarında gösterilmeyen Joel Schumacher in FLAWLESS ı geldi. Aslında ülkemizde gösterilen o kadar dandik filmi düşününce bu filmin gelmemesine anlam veremiyorum. Halbuki De Niro ismi bile filmin gelmesini gerektirecek yeterli bir neden değil mi?
George Tillman Jr. un MEN OF HONOR-Onurlu Bir Adam ı ile 2000 li yıllara giriş yapıyordu. Yine birinin başına bela olan bir tipti.Deniz Kuvvetleri n de dalgıç eğitmenliği yapan Çavuş Bill Sunday ı canlandıran De Niro birkere daha seyirci üstünde nefret uyandırmayı başarıyordu. Ama bu filmin diğerlerinden farkı sonunda sisteme karşı çıkıyor ve yüreğinin sesini dinliyerek doğru yolu bulmasını biliyordu. Oscar lı oyuncu Cuba Gooding Jr. , Powers Boothe, Charlize Thorn,David Keith gibi oyuncularıyla insan azmini anlatan kaliteli filmlerden birisi MEN OF HONOR. Aynı yıl içinde tekrar bir komediyle karşımıza çıkmayı tercih ediyordu.Bugüne kadar çektiği ucuz komedi filmleriyle tanınan yönetmen Jay Roach önce Austin Powers la bir şöhret yakalamış ardından da MEET THE PARENTS-Zor Baba yı çevirmişti. Film gişelerde hiç ummadığı bir ilgi görüyor ve sezonun en çok kazanan filmlerinden birisi oluyordu. Tabi bunda De Niro ve Ben Stiller faktörüde büyüktü. Aslında bu filmi ilk olarak Steven Spielberg Jim Carrey le birlikte çevirmek istemiş ama ikiside özel nedenlerinden dolayı vaz geçmişlerdi. Jay Roach ise bu filmi çekmeyi çok istemiş ve en başından beri De Niro-Stiller ikilisini düşünmüş. Film biz Türklere hiç de yabancı değildi. Kıza aşık bir genç. Kızın zorlu bir babası. Hedef babayı etkilemek ve kızı kapmak. Ama tabi ki baba De Niro olunca işler zorlaşıyor. İzleyenleri kahkahaya boğan eğlenceli bir filmdi doğrusu. Değişik rollere hayat vermeyi seven De Niro 2000 yılında kendinde bir ilki gerçekleştiriyor ve bir animasyon filmde rol alıyordu. Des McAnuff yönetmenliğinde THE ADVENTURES OF ROCKY AND BULLWINKLE filminde De Niro kötü kalpli Nazi Albay ı nı oynuyordu. Ama ne yazık ki ülkemizde gösterime girmeyen bir De Niro filmi daha . ama dış basından takip ettiğim kadarıyla sorulan ortak soru şuydu.De niro nun bu filmde işi ne? Filmi izlemediğim için ne yazık ki oyunculuk hakkında bir fikir veremiyeceğim.Ama insan De Niro ya güveniyor doğrusu. 2001 e yine sıkı bir filmle giriş yapıyordu.Fifteen Minutes-15 Dakika John Herzfeld n ikinci yönetmenlik denemesiydi. İlk filmi Two Days In The Valley de suç dünyasında geçen gerilim dozu yüksek bir filmdi. Ama beklenen ilgiyi görmemişti. Bir aralar İstanbul Film Festivali nde de gösterildiğini hatırlatalım. İkinci filmi FIFTEEN MINUTES le hedefi tam 12 den vuruyordu. Sağlam senaryosunu De Niro gibi güçlü bir oyuncuyla pekiştiriyordu. Amerikan toplumunda (aslında bütün dünyada dersek daha doğru olur) giderek önem kazanan çabuk şöhret olgusundan yola çıkarak son zamanların gözde konularından olan medya-toplum ilişkisini son derece etkili anlatıyordu. Aslında Wag The Dog da De Niro buna benzer bir konuda oynamıştı. Ama bu filmle rolüne biraz daha hareket getiriyordu. Filmde kameraları seven daima ön planda bulunmayı isteyen müfettiş Eddie Fleming rolünde hiç beklenmedik bir sürpriz bizi bekliyordu. Filmi izlemeyen arkadaşlarımızın olduğunu düşünerek daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Ama getirdiği eleştirisel boyutla bile film izlenmeyi hak ediyor. Edward Burns De Niro nun zıttı olarak medyadan nefret eden müfettiş Jordy Warsaw rolünde çok başarılı. Filmin iki medyatik katili Oleg Taktarov ve Karol Roden usta oyuncuların arasında hiçte sırıtmıyorlar. Edward Burns hakkında ufak bir açıklama. Genelde kendi çektiği filmlerde oynayan Burns un kendi yazıp yönettiği dört filmi var. Hatta filmlerinden 95 yapımı The Brothers McMullen Sundance Film Festivali n de Büyük Jüri Ödülü nü kazanmıştı. Ve o yılın en fazla kar yapan filmlerinden birisi olmuştu. De Niro nun 2001 yılı içinde çevirdiği bir diğer filmde genelde komedi filmlerinden hatırladığımız Frank Oz un THE SCORE u oluyordu.Lıttle Shop Of Horrors,Dirty Rotten Scoundrels,What About Bob? Gibi artık klasiklere girmiş olan komedi filmlerine imza attıktan sonra THE SCORE 'la herkesi şaşırtmayı başarmıştı Oz. Birde o mükemmel kadroyu görünce insan gözlerine inanamamıştı. Ölümsüz üstad Marlon Brando, gençlerin De Nirosu olarak görülen Edward Norton, güzelliğinin yanında usta oyunculuğunu konuşturan Angela Bassett . Zaten Brando ve De Niro nun ilk defa karşılıklı oynadıkları film olarak bile yeterli ilgiyi hak ediyor.Yönetmeninden oyuncularına bunca ustanın bulunduğu film seyirciden ilgi görmesine rağmen eleştirmenleri memnun etmiyordu. Ama kim takar eleştirmenleri. Bence harika bir filmdi THE SCORE. Birbirine güvenmeyen insanlardan kurulu bir ekiple soygun nasıl gerçekleştirilir? İşte film bunu bizlere çok iyi sunuyordu. Mükemmel oyunculukların yanında müthiş görselliğiyle son ana kadar heyecan hiç düşmüyor. Herşeyi ile dört dörtlük bir macera.
De Niro komediye iyice ısınmıştır artık.Belki yaşlılığın tadını çıkartıyor da diyebiliriz. Ama aynı de Niro zaten yıllar boyunca komedi filmlerinde rol almadı mı? diyerek kendi tezimi çürüteyim. 2002 yılında bu sefer en iyi komedyenlerden sayılan Eddie Murphy le kameraların karşısına geçiyordu. SHOWTIME isimli filmin yönetmeni Shanghaı Noon filminden de hatırlayacağımız Tom Dey di. Dedektif Mitch Preston (De Niro nun emekliliğine sayılı zamanlar kalmıştır. Bir olay sonrası gazetecilere saldırınca bir anda kendisini manşetlerde bulur. New york polis teşkilatıda halk üstündeki kötü polis imajını silmek için bir televizyon kanalıyla anlaşır. Kanal polisleri sürekli takip ederek onlar üstüne bir program yapmaya başlar. Tabi ki bu şanslı polislerimiz Mitch Preston ve çaylak Trey Sellars ( Murphy) dır. Yalnız bir sorun vardır. Preston kameralardan ne kadar nefret ediyorsa Sellars da o kadar bayılıyordur.Zaten en büyük hayali aktörlük olan Sellars için bu kaçırılmaz bir fırsattır.Birde bunlara herşeyi şova döndüren program yapımcısı Chase Renzi (Rene Russo) de katılınca olaylar iyi komik bir hal alır. De Niro nun önceki komedi filmlerini aratan bir filmdi SHOWTIME . Ama filmden fazla bir beklentiniz yoksa de Niro nun asık suratıyla oradan oraya koşturması için bile görebilirsiniz. 2002 de ülkemiz sinemalarına gelmeyen CITY BY THE SEA Michael Caton-Jones un yönetmenliğinde ekranlara geliyordu.De Niro nun 93 yılında THIS BOY S LIFE da beraber çalıştığı Caton-Jones bu sefer bir polisiye filmle karşımıza çıkıyordu. New York şehri cinayet masası dedektifi Vincent La Marca (De Niro) bir cinayet soruşturmasında eski karısından olan oğlunu bir numaralı cinayet zanlısı olarak bulur. Mesleğiyle,duyguları arasında sıkışıp kalan La Marca artık ne yapacağını bilememektedir. Yurt dışında oldukca övgü alan polisiye ne yazık ki ülkemizde gösterilmediği için oyuncular hakkında bir yorum yapamıyacağım. Eee De niro hakkında şimdiye kadar kötü konuşmadığım için bu saatten sonrada konuşamam herhalde. Bu arada unutmadan. Filmde oscarlı oyuncu Frances McDormand,William Forsythe ve De Niro nun kızı Drena De Niro da oynuyor. Şimdilik son filmi ise ANALYZE THIS filminin devamı olan 2002 yapımı ANALYZE THAT-Anlatamadım mı? Yönetmenliğini yine Harold Ramis in yaptığı filmde kahramanlarımız kaldıkları yerden devam ediyorlar. Bu arada yakında De Niro nun MEET THE PARENTS-Zor Baba filminin devamınında geleceğini hatırlatalım.
De Niro nun özel hayatından hiç bahsetmedim.Fransa da ki seks skandalından sonra aldığı nişanı Fransız hükümetine vermesi , şimdiye kadar üç kez evlendiğ vs. şimdi bunları söylerken bile bahsetmiş oluyorum ama yazılacak çok şey de olmasına rağmen onun bir sözü üstüne bende yazmamayı uygun gördüm Benim özel hayatım başkalarını niye ilgilendirsin ki? Ne yediğim,ne giydiğim, nelerden hoşlandığım...Onlar beni beyazperdede görmek istiyor. Bende çıkıp işimi yapıyorum . Çok doğru. Bizi ilgilendiren De Niro nun sadece işi. O bulunduğu yere yeteneğiyle geldi. Her zaman yaşattığı hayat verdiği karakterlerle geldi. O herzaman en zirvede oldu.O bir çok Hollywood oyuncusununda ideolü olmaya devam edecek.Her zaman olduğu gibi komposizyonlarını sonsuza dek çeşitlendirerek küçük-büyük demeden ilgisini çeken her kimliğe uzanarak şaşırtıcı bir enerjiyle ne kadar büyük bir deha olduğunu bizlere gösterecek. Onu yazmaya gerçekten kelimeler yetmiyor. İyi ki varsın DE NIRO!!! şunuda söylemeden geçemiyeceğim.Bir Scorsese-De Niro ortaklığını daha sabırsızlıkla bekliyorum.
Eğer yazımı buraya kadar okuduysan sana gerçekten bravo !!! madem De Niro yu bu kadar seviyorsun sana dünyanın en zor sorularından birisini sorayım. Senin en iyi üç De Niro filmin hangisi?
Last edited: Oct 24, 2003, 08:57 AM (2)
yojimbo wrote:
güzel olmus da, aralardaki garip #8217'ler biraz tadini kaçirmis.
worddan direkt yapistirinca oyle olmustur. editlenirse iyi olur.
En az senin kadar De Niro fanatiği olan ben yazını bir solukta okudum, ellerine sağlık!
Soruna Gelince
- Raging Bull
- Taxi Driver
- Goodfellas ve eğer De Niro filmi sayılırsa Godfather Part 2
tamerking kardeş sen bu yazıyı sinefil genel yayın yönetmeni cahit binici kardeşimize yolla ana sayfada yayınlansın bence
sorduğun sorunun cevabına gelince de niro filmlerine bakınca birinci film dışında(ki o film benim için çok özel) bu kadar iyi film arasında bi sıralama yapmakta zorlandım. neyse sonuç şöyle:
top 3 de niro movies:
1 - Goodfellas (başrol değil ama o olmasa bu kadar iyi olmazdı)
2 - Heat
3 - Raging Bull
Bu arada kötü filmlerini de yazayım diye bakarken bana göre en kötü üç filmini arka arkaya çektiğini gördüm:
15 Minutes, Score, Showtime.
Ronin'i de hiç sevmem bu arada.
bu arada yeni bir tartışma konusu. herzaman karşılaştırıldığı pacino mu de niro mu daha iyi. de niro'nun pacino'ya göre daha çok yönlü bi oyuncu olduğunu düşünsem de benim tercihim her zaman al pacino olmuştur
unutmadan scorsese - de niro ikilisi sinema tarihinin en başarılı yönetmen-oyuncu ikilisidir bana kalırsa
bronx tale'de bi oyuncunun çektiği en iyi film...
You need to log in to post a reply.