Skip to content

ROBERT DE NIRO RESİTALİ BAŞLIYOR !!!

5 replies · 132 views

TA
tamerking
Joined: Nov 23, 2002
5 posts
Oct 23, 2003, 06:20 PM#6438

ROBERT DE NIRO RESİTALİ BAŞLIYOR !!!

YAZIYI OKUMAYA BAŞLAMADAN ÖNCE SENİ UYARAYIM. BU YAZI BENİM TAHMİNİMCE ÇOK UZUN OLUCAK. ÇÜNKÜ ROBERT DE NIRO NUN ÇEVİRDİĞİ BÜTÜN FİLMLERİ İNCELEMEYİ PLANLIYORUM. BU YÜZDEN EĞER DE NIRO FANATİĞİ DEĞİLSEN YOL YAKINKEN GERİ DÖN. ÇÜNKÜ OKUMAK BAYAĞI BİR ZAMANINI ALICAK. EĞER HALA OKUYACAĞIM DİYORSAN İŞTE SANA DE NIRO NUN KAPILARI AÇILIYOR.... İYİ OKUMALAR..

    Eğer  ben  sinemayı  bu  kadar  çok  seviyorsam  bunda  iki  kişinin  payı  çok  büyüktür. Birincisi  abim. Çocukluğumda  bana  video  almasaydı her gün eve  video kaseti  kiralayıp  getirmeseydi  sanırım sinemayla  bu kadar içli dışlı  olmazdım. İkincisi  sanırım Robert De Niro  diye  bir  aktör  olmasaydı  sinemayı  yine  bu kadar çok  sevmezdim. Hayatım da  çok  önemli bir yere  sahiptir De Niro.Ne zamandır  onun hakkında  birşeyler  yazmak  istiyordum. Ve  artık  sırası  geldi  sanırım. 

    Bana göre dünyada gerçek anlamda çok az sanatcı var. Marlon Brando,Al Pacıno,Jack Nıcholson,Clınt Eastwood,Robert Redford,Steve McQueen,Mel Gıbson,Nıcolas Cage,John Travolta,Şener Şen,Kemal Sunal,Tarık Akan,Haluk Bilginer,Müjde Ar,Debra Wınger,Tom Hanks,Meryl Streep,Brad Pıtt,Charlıe Chaplın..... İşte benim için en büyükleri bunlardır. Ama öyle  büyük bir  sanatcı var ki  benim için gelmiş geçmiş en büyüğüdür. İşte o sanatcı Robert De Niro dur.Öyle bir aktör ki şöyle  bir  düşündüğüm de  en  iyi  filmi  hangisi  diye  inanın    buna  karar veremiyorum. Bir film ne kadar kötü  olursa  olsun  o  filmde De Niro oynuyorsa  insan filmi boş verip  De Niro  resitalini  seyrediyor. Oynadığı her role her karaktere  öyle  bir  gerçeklik  getiriyor ki insanın  buna  hayran  kalmaması  imkansız. Tam anlamıyla  bir  profesyenel. Vücud dilini  bu kadar  iyi  kullanan  başka  bir  aktör  tanımıyorum. Oynadığı  karakterlere  adeta  hayat  veriyor. Oynadığı  her  yeni  karakterde  sanki  yeniden  doğuyor. Donuk  bakışlarıyla  insanın kanını  donduruyor. Yüzünü  kaplayan  sevimli  gülüşüyle  insana  neşe dağıtıyor. Ağlamaklı  gözleriyle  insanın  içini  burkuyor. Kendine has  mimiklerini  seyrederken  hiç kimse  gözlerini  ondan  ayıramıyor.Kimi zaman ondan nefret ediyor  kimi zaman ona hayran oluyorsunuz. Gerçekciliği  bu  kadar  iyi  yakalayan  bir  aktör  her  zaman  en  iyi  övgüleri  hak eder. Büyük sanatcı,sinemanın   binbir  yüzlü  aktörü  De Niro nun  tarihine  şöyle  kısa  bir  gezinti  yapalım. Hem  anılarımızın  canlanması  için  hem de  onun  ne kadar  büyük  bir  oyuncu  olduğunu bir kez  daha  görmemiz  için. İşte  karşınızda  Robert De Niro ....


    17 Ağustos 1943 te  New York da dünyaya gelen ünlü aktörün büyük büyük babası bir  İtalyan göçmenidir.Sanatcının babası ise İrlanda doğumlu bir ressamdır. Annesi ise  Amerikalı doğumlu  bir başka  resim meraklısıdır. Sanatcı  bir aileden gelen De Niro 16 yaşında oyuncu olmaya karar verir ve anne-babasının izinden gitmez. En başlarda küçük tiyatro atölyelerinde  oyunculuk eğitimi almaya başlar.Dramatic Workshop,Stella Adler,Luther James Studıo. Küçük çaplı bazı tiyatro oyunlarından sonra Lee Strasberg in dikkatini çeker ve en yetenekli öğrencilerin kabul edildiği Actors Studıo sunda oyunculuk eğitimine devam eder. Bütün oyuncuların hayali olan Broadway e artık daha yakındır. En başlarda off-Broadway adı verilen küçük çaplı müzikallerde ve tiyatro oyunlarında  yer alır. Sonunda Broadway de ünlü oyuncularla beraber çeşitli tiyatro oyunlarında boy göstermeye başlar. En büyük hayali olan Broadwaye ulaştıktan  sonra sinemaya yönelmeye karar verir. Bir çok kaynakta dahi gösterilmeyen ilk oyunculuk denemesi babasının yakın arkadaşı olan Fransız yönetmen Jean Pierre Melville in 1965 de  New York ta çevirdiği TROIS CHAMBRES A MANHATTAN-Manhattanda Üç Oda  filmidir. Bir  taksi şöförünü canlandırdığı filmde 1-2 dakika görülmektedir. Daha sonra o zamanlar yıldızı yeni yeni parlamaya başlıyan ünlü yönetmen Brıan De Palma nın 1968 yapımı olan GREETINGS  filminde ilk önemli rolünü oynadı. Oynadığı kısacık role rağmen  hemen dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Brıan De Palma bir sonraki filminde  yine De Niro& ya şans veriyor. 1968 yapımı THE WEDDING PARTY-Evlilik Partisi adlı filminde önemli bir rol vererek ona ne kadar güvendiğini gösteriyor.1969 yılında John Broderick, John Shade in yönetmenliğini yaptığı The Swap adlı belgesel filmde hem seslendirme hemde kısa bir rolle yer aldı. Dördüncü filmi  yönetmenliğini J. Leondopoules un yaptığı Sam's Song-Sam ;in Şarkısı  filminde yine ufak bir rolle görüldü. 1970 yılında yine Brıan De Palma ile birlikte çevirdiği HI MOM! Filminde akıllarda kalan en önemli unsurlardan birisiydi.yine yan rollerdeydi ama kendisini her zaman ki gibi hissettiriyordu.. Roger Corman nın 1970 yapımı olan BLOODY MAMA  filminde ayyaş bir serseriyi oynuyordu. O yıl pek fazla ilgi görmiyen bu filmde De Niro adından söz ettirmeyi başarıyordu.1971 yılında 3 küçük bütceli filmde rol aldı. Ülkemizde hiç gösterilmemiş olan bu filmler sırasıyla Noel Black ın JENNIFER ON MY MIND Ivan Passer ın BORN TO WIN  James Goldstone nun THE GANG THAT COULDNT SHOOT STRAIGHT  filmleriydi. 1973  yılında  zamanının ünlü yönetmenlerinden birisi olan John Hancock un BANG THE DRUM SLOWLY adlı filminde karısını öldürmekten idama mahkum olmuş  bir  beyzbol oyuncusunu canlandırıyordu. Belkide o zamana kadar çıkardığı en iyi oyunculuktu bu..Filmi  bir aralar trt2 vermişti. Bunu belirtiyorum çünkü bu film ne yazıkki sinemalara hiç gelmedi. Ayrıca bu filmle ilgili başka bir notta yönetmen John Hancock un bu filmden sonra bir daha film çevirmemesi. 


     1973 yılı hem sinema tarihi  hem de Robert De Niro için en önemli olaylardan birisini oluşturuyordu. Evet bir çoğunuzun tahmin edebileceği gibi uzun yıllar sürecek olan ünlü yönetmen Martin Scorsese ve Robert De Niro işbirliği başlıyordu.İkiside İtalyan kokenliydi.İkiside sinemaya aynı çerçeveden bakıyordu. İkiside birbirini çok iyi tamamlıyordu. Bu ortaklığın ilk filminin adı MEAN STREETS di. Tony adlı bir zamanların ünlü mafya babasının barını mesken olarak tutan 4 italyan gencin hikayesini anlatan filmde öne çıkan bir diğer isimde Harvey Keitel dı. Daha sonraları Scorsese Keitel’la da bir çok filminde rol vericektir. MEAN STREETS , De Niro yu artık tanınan bir aktör haline getirmiştir. Bu filmde küçük işlerle uğraşan gangster bozuntusu itici ve zayıf karakterli genci  klişe tarzlardan tümüyle uzakta, şaşırtıcı bir derinlik ve inandırıcılık duygusuyla çizen De Niro bütün eleştirmenlerin de dikkatini çekiyordu. Bu yıl için de  yine pek çok kaynakta rastlıyamıyacağınız  ünlü Fransız yönetmen Marcel Carne nin  adını hatırlıyamadığım bir  filminde küçük bir rolde olsa oynadığını biliyorum. 1974 yılında De Niro yu bütün dünyaya tanıtacak olan Francis Ford Coppola nınTHE GODFATHER 2 si geldi. Oscar lı bu film De Niro ya da ilk oscar ını kazandırıyordu.En iyi yardımcı erkek oyuncu dalında bu ödülü sonuna kadar hak ediyordu. Flash-back bölümlerinde genç Vito Corleone yi yani birinci bölümde ki Marlon Brandon nun gençliğini canlandırıyordu. Artık bütün dünyada tanınan bir aktördür. Ve usta yönetmenler onunla çalışmak için sıraya girmiştir. 1976 yılında 3 büyük yönetmenin filminde rol alarak  çağının en güçlü aktörleri  arasında gösterilmeye  başlanıcaktır. Sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisi olarak kabul edilen Martin Scorsese in TAXI DRIVER-Taksi Şöförü De Niro ya ilk kez en iyi oyuncu dalında bir oscar adaylığı getirir. Karşısında Seven Beauties la Giancalo Gianini , Network le Williem Holden ve Peter Finch, Rocky le Sylvester Stallone  vardır.De Niro burada oscar ı Sıdney Lumet in Network-Şebeke  filminde oynayan Peter Finch e kaptırır.Aslında bu pek süpriz olmaz. Çünkü bu filmdeki iki başrol oyuncusuda oscar a aday olmuş ve ikiside harkulade oynamıştır.Ama hiç biri  De Niro nun TAXI DRIVER da ki Travis Bickle karakteri gibi akıllarda kalmamış  silinip gitmiştir. De Niro, New York gece yaşamının deliliğe ittiği psikopat taksi şöförü Travis Bickle karakterini ölümsüzleştirdi desek yeridir. Özellikle  film de aynanın karşısında  BANA MI DEDİN ?! BANA MI DEDİN HA!? Repliğini kim unuta bilir? Aynı yıl için de bundan  4 gün önce yaşamını yitiren ünlü yönetmen  Elia Kazan nın Scott Fitzgerald romanından uyarladığı THE LAST TYCOON filminde kadınların peşinden koşan ve başına sürekli belalar açan  karizmatik yapımcı Monroe Stahr rolüyle yine kendinden bahsettirmeyi bildi. Daha sonra Bernardo Bertolucci nin baş yapıtlarından birisi olan 1900 filminde  köleler üstünde büyük bir baskı kuran ,paranın ve iktidarın yozlaştırdığı  acımasız Baron  rolündeydi. Aynı  yıl içinde oynadığı 3 farklı karakterle ve üç muhteşem oyunculukla  1976 yılında adından çokca bahsettiriyordu.


      1977 yılında bir Scorsese-De Niro ortaklığı daha sinemalara geliyordu. NEW YORK,NEW YORK da Liza Minnelli  gibi  bir  yıldızın  karşısında  elinde  saksafonuyla  nefis bir  caz şöleni sunuyordu. Scorsese sin en parlak filmlerinden olan NEW YORK,NEW YORK  Türkiye de sinemalara yine uğramıyordu. Öyle ki ne video piyasasında ne de dvd pazarında yine bu filmden eser yok. Türkiye de sadece Cine5 te bundan 3-4 yıl önce oynadığını hatırlıyorum. 1978 yılında Mıchael Cimino nun tüm dünyada ses getiren 5 oscarlı filmi THE DEER HUNTER-Avcı filminde De Niro Pennsylvania lı çelik işçisi Michael Vronsky rolünde yine  unutulmaz bir oyunculuk sergiliyor ve  en iyi erkek oyuncu dalında birkez daha oscara aday oluyordu. O yıl ki  rakipleri The Boys From Brazil-Vahşetin Çocukları ile Laurence Oliver , The Buddy Holly Story le Gary Busey , Heaven Can Wait-Cennet Beklesin le Warren Beatty, Coming Home-Eve Dönüş le Jon Voight oluyordu. O yıl da oscara bu kadar yaklaşmasına  rağmen ne tesadüftür ki  THE DEER HUNTER  gibi savaş karşıtı olan Comıng Home filminde ki rolüyle Jon Voight ta kaptırıyordu. Ama Chrıstopher Walken bu filmle en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında oscar a uzanıyordu.  THE DEER HUNTER filminde özellikle De Niro nun rus ruleti oynadığı sahneler gerçekten enfesti. Ayrıca filmin afişinide oluşturan Vietnam da başına silahı dayayıp intihar etmeyi düşündüğü sahne gerçekten görülmesi gereken sahneler. De Niro filmin her saniyesinde yine klasını konuşturuyordu. Öyleki Scorsese filmlerindeki  canlandırdığı tiplerin aksine burada dingin,içinedönük,soğukkanlı bir karakteri çiziyordu.Vietnamdan döndükten sonra savaşın insan üzerinde ki psikolojisini perdeye mükemmel yansıtıyordu. 1980 yılında herhalde hiç kimse De Niro yu perdede görünce tanıyamadı. Yine Scorsese-De Niro  işbirliğiyle  sinema tarihinin  en iyi  filmlerinden  birisi olan RAGING BULL-Kızgın Boğa ortaya çıkıyordu. Hiç kimse De Niro yu tanıyamadı demiştim.Çünkü bu sefer seyircilerin karşısına öyle bir çıkıyor ki  onun  bu  profesyenellik  anlayışını  ayakta  alkışlamamak mümkün değil. Doktor kontrolünde 20 kilo alıp göbekli, kırık burunlu orta siklet dünya boks şampiyonu Jake La Motta  suretinde  sinema tarihinin  en  iyi  oyunculuklarından  birisini  sergiliyordu. Onun bu büyük oyunculuğunu oscar la ödüllendirilmesi  belkide  oscar  tarihinin  en  rahat  kararlarından  birisi  oluyordu. Gerçi  De Niro nun karşısında bu sefer  kaybettiği yıllara göre  çok daha zor  rakipler vardı. The Elephant Man le  John Hurt , The Great Santini yle Robert Duvall , The Stunt Man le  Peter O Toole , Tribute la Jack Lemmon . Ama De Niro öyle bir oyunculuk sergiliyordu ki  oscar için ondan  başkası  düşünülemezdi. Filmin konusu ise  1950 ler de ringlerde fırtına gibi esen Jake La Motta daha sonra içki ve dengesiz  hareketleri nedeniyle  bir anda kariyerinde bitme noktasına gelir.Ünvanını kaybeder.Sevenlerini kaybeder.Arkadaşlarını kaybeder. Ama ne kadar kötü davranırsa davransın karısı onu hiçbir zaman terk etmez. Günün birinde aynanın karşısında kendisiyle hesaplaşmasını flash backlerle geriye dönerek izleriz. Kariyeri boyunca hiçbir maçında yere düşmeyen Jake La Motta yı oynayan De Niro nun  filmin finalinde  ringte Sugar Ray den  yediği dayaktan sonra ağzı burnu kan içinde onun köşesine gidip HEY,RAY.HİÇ DÜŞMEDİM.BENİ HİÇ DÜŞÜRMEDİN,RAY. BENİ DUYDUN MU?BENİ HİÇ DÜŞÜRMEDİN.YA.GÖRDÜN MÜ? BAK. Repliği herhalde bu filmin en unutulmaz sahnelerinden birisiydi.Ayrıca şimdiye kadar gördüğüm en iyi boks maçı sahneleriyse tam anlamıyla Scorsese yakışır nitelikteydi. Joe Pesci,Cathy Morıarty ,Frank Vıncent gibi  oyuncuların  müthiş performansıyla hem Scorsese in hem de De Niro nun en iyi filmlerinden birisi oluyordu. 


     1981 yılında Ulu Grosbard ın yönettiği TRUE CONFESSIONS-Gerçek İtiraflar  filminde  Den Spellacey adında bir rahibi canlandıran De Niro bir cinayeti araştıran kardeşi Tom la(Robert Duvall)  fikir ayrılığına düşer ve bir arkadaşı için yalancı şahitlik yapar. Cinayet soruşturması ilerledikce olaylar iki kardeşin arasını dahada gerginleştirir. De niro seksenli yıllara parlak bir giriş yaptığı RAGING BULL  dan sonra orta halli filmlerinin  başlangıcı olan  TRUE CONFESSIONS  ülkemiz sinemalarında gösterilmeyen ama televizyonlarımızda oynayan bir  filmdi. Doğrusunu isterseniz  De Niro sıradan filmleri bile seyrettiren bir aktör olduğu için  bu filme katlanılabilir diyebilirim. Ve bu orta halli filmden sonra yine Scorsese in THE KING OF COMEDY filmiyle   kaldıkları yerden devam ettiler.Hem de sinema tarihinin en komik adamlarından birisi olan Jerry Lewis ı de yanlarına alarak. Ama bu sefer bir fark vardı. De Niro ile Lewis sanki rollerini değiş-tokuş  etmişlerdi. O matrak ve kıpır kıpır  bir kişilik olan Rupert Pupkin i , Jerry Lewis ise aksine asık suratlı,bıkkın bir tv yıldızı Jerry Langford u canlandırıyordu. 1984 yılında De Niro bir başka büyük yönetmenle yine sinema tarihinin en iyi filmlerinden birisine  imza atıyordu. Sergio Leone nun  ONCE UPON TİME İN AMERİCA-Bir Zamanlar Amerika da   filminde bir gangsterin uzun yıllara yayılan yaşamını ustalıkla oynuyor izleyenleri bir kez daha kendisine  hayran bırakıyordu. New York un doğu kesimindeki yahudi gençlerin yükseliş ve düşüş öyküsünde  Leone  gangster  dünyasına farklı bir bakış getirerek  ne kadar usta bir yönetmen olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Ayrıca bu filmle beraber James Woods adıda tüm dünyada daha yakından tanınmaya başlanıyordu. De Niro nun  final sahnesinde afyon içtikten sonra sırt üstü  kameraya dönüp gülümsediği sahne  herhalde  sinema tarihinin  en  hoş  karelerinden  birisini oluşturuyordu. Aynı yıl içinde daha önce TRUE CONFESSIONS filminde beraber çalıştığı  Ulu Grosbard ın yönetmenliğinde  kadın oyuncuların De Niro su olarak adlandırılan  Meryl Streep la beraber  FALLING IN LOVE-Geç Gelen Sevgi  filminde oynadı . Frank (De Niro) ve Molly (Streep) arasındaki  yasak aşkı anlatan filmde  Harvey Keitel,Dianne Wıest  gibi  güçlü oyuncularda yan rollerde gözüküyordu. Ama bu film ne yazık ki  eleştirmenler tarafından pek olumlu  karşılanmamıştı. Ama iki güçlü oyuncunun karşılıklı oynaması bile bu filmi seyretmek için yeterli bir nedendi.


       1985 te sıradışı filmlerin yönetmeni Terry Gilliam mın  BRAZIL in de  elinde silahı, başında kar maskesi ve her an panik olan hareketleriyle  tamirci Harry Tuttle rolüyle  filmin  en ilginç  karakterini  başarıyla  canlandırıyordu.1986 da Roland Joffe  in Cannes Film Festivali nde  en iyi film ödülünü kazanan filmi THE MISSION ' da Güney Amerika ormanlarına  yerli halkı  avrupalı sömürgecilere  karşı  örgütlemek için  gönderilen  iki keşişten  birisi olan Mendoza rolün de  yine  harikalar  yaratıyordu. Jeremy Irons  da  müthiş bir oyunculukla  De Niro ya  eşlik ediyordu.  1987  yılında  De Niro  bu  sefer  bir Alan Parker  filmiyle  belkide  şimdiye  kadar  oynadığı  rollerden  bambaşka  bir  rolle  karşımıza  çıkıyordu. ANGEL HEART-Şeytan Çıkmazı nda  Louis Cyphre   daha  doğrusu  Şeytan  rolüyle  perdede  pek  alışı  gelmemiş  bir  şeytan  portresi  çiziyordu. Şeytan De Niroile beraber ete tıtnağa bürünüyor  ve  belkide  dünyada ki en karizmatik  suretlerden  birisi haline geliyordu. Mickey Rourke hafızasını yitirmiş bir savaş gazisidir.Şimdilerde dedektiflik yapıyordur.Yalnız geçmişiyle ilgili hiçbir şey hatırlamıyordur. Sürekli gördüğü kabusları vardır. Günün birinde Louis Cyphre adında gizemli bir adam ondan birisini bulmasını ister. Böylece  adamın  hayatı  bir  anda  cehenneme  döner. Yakın  zaman da  sinemalarımızda gösterilen  MEMENTO  adlı  filmi  beyendiyseniz   ondan  bir iki  gömlek  daha  üstün olan  bu  filmi de beyeneceksiniz. Sürpriz  finaliyle  olsun  De Niro ve Rourke un müthiş oyunculuklarıyla  olsun  benim  en  beyendiğim  De Niro  filmlerinden  birisi  diyebilirim. Benim için  filmde unutulmayacak  De Niro- Rourke repliğiyde  unutulmazlar  arasında  yerini  aldı.De Niro Mickey Rourkea  şeytan olduğunu açıkladıktan  sonra,şaşırması üzerine NE O BİR KUYRUK MU BEKLİYORDUN? demesi. Aynı yıl içerisinde onu  sinemaya kazandıran Brıan De Palma nın  THE UNTOUCHABLES-Dokunulmazlar filmiyle   belki de afişinde  ismini  görmesek  tanıyamayacağımız  bir  suretle  kamera  karşısına  geçiyordu. Dünyaya nam salmış  olan  ünlü  gangster Al Capone u öyle büyük bir ustalıkla sergiliyordu ki  filmde ki  diğer  büyük  oyuncular  adeta  De Niro nun  gölgesinde kalıyordu. Kevın Costner,Sean Connery,Andy Garcia   gibi  yıldızlarıyla  film  suç  dünyasını  gözler  önüne  seriyordu. De Niro nun  öfke  patlaması  yaşadığı  bir  toplantı da  önce  onu  gayet  sakin  olarak  konuşurken  görüyor  daha  sonra  eline aldığı    beyzbol sopasıyla bir  adamın  beynini  nasıl  patlattığına  şahit oluyorduk. Belki de De Niro ya  en  çok  yakışan  şey  bu  öfke  patlamalarıydı. Bir çok filminde bu öfke patlamalarına  şahit  olduk. İnanın bana De Niro yu  De Niro yapan  şeylerden birisi  onun bu kendine has öfke patlamaları. De Niro  serüvenimize devam edelim bakalım. 1988 yılında bana göre en sevimli, en karizmatik  De Niro filmi Martın Brest ın  yönetmenliğinde geliyordu. MIDNIGHT RUN-Geceyarısı Av  da  suçluluların  peşinden  giden  bir ödül avcısını canlandırıyordu. Günün  birinde  zimmetine  para geçiren  bir muhasebecinin  peşine düşer. Yalnız  muhasebecinin  peşinde ki  sadece kendisi  değildir. Bir başka ödül avcısı, mafya ve fbı da  muhasebecinin  peşindedir. New York tan Chicagoya,New Mexico dan Los Angeles a  kadar  uzanan    maceralı bir yolculuk onları beklemektedir. Diğer rollerde Charles Grodın,Yaphet Kotto,Denis Farina,Joe Pantoliano  gibi  usta  oyuncularla  defalarda  seyredilecek  müthiş  bir  filmdi bu.Ayrıca bana göre en iyi  De Niro filmlerinden  bir tanesi. Özellikle De Niro nun  diğer  ödül avcısı  Martin i  altettiği   sahneler  tam komedi şöleni. 


       1989 yılında  David Jones un Vietnam sonrasını anlattığı JACKNIFE  ne eleştirmenlerden ne de  seyircilerden  ilgi  görmüyordu. Televizyonlarımızda da oldukca fazla oynayan  film  Vietnam dan  dönen  üç  arkadaşın ilişkilerini anlatıyordu. De Niro  Meggs  karakteriyle  ne yazık ki  hafızalarımızda  hiç  yer etmiyordu. Ama aynı yıl içinde Neil Jordan nın  yönetmenliğinde   David Mamet in senaryosunda WE RE NO ANGELS-Biz Melek Değiliz le  izleyenleri  kahkaya  boğuyordu. Hapisten kaçan iki dolandırıcı Kanada ya kaçmak  istemektedir. Ama Kanada  sınırında ki  kasabada  sıkışıp  kalırlar. Tesadüfler  zinciri  sonrası  iki  dolandırıcıyı  beklenen papazlar  sanan  kilise görevlileri  onlara  yakından  ilgi  gösterir. Ama onların  tek  isteği  Kanada ya  yapılacak  olan  dini  yürüyüştür.Sınırı geçmeleri için  bundan  büyük  fırsat  yoktur. Ama üst üste  gelen aksilikler  bu  iki  kafadarın  başını  epey  derde  sokacaktır. De Niro,Sean Penn,Demi Moore   gibi  güçlü  oyuncularıyla  en  sevilen  De Niro  filmlerinden  birisi  oluyordu WE RE NO ANGELS .De Niro  90 lı  yıllara  oscar  adaylığıyla  başlıyordu..Penny Marshall  ın  yönetmenliğinde AWAKENINGS-Uyanışlar  filmiyle  yine  bambaşka  bir  rolle   karşımıza  çıkıyordu. 1920 li  yıllarda  görülmeye  başlanan  ve  nedeni  anlaşılmayan  bir çeşit  uyku hastalığı  kişiyi  hayatla  ölüm  arasında  asılı  bırakmaktadır.Dr. Sayer (Robın Wıllıams) Hainbrıdge Hastanesine  tayin olmuştur. Hastanede  unutulmaya  yüz  tutmuş uyku hastalığına  yakalanan   bir  grup  hastayla  karşılaşır.40-50  yıldır  burada  bilinçsiz  şekilde  yatan  bu  insanları  tekrar  hayata  döndürebilmek  için  yoğun  çaba harcar. Sonununda hastalar  yavaş  yavaş  uyanırlar. Bu  hastalardan  birisi de  De Niro dur. Gerçek bir  öyküden  uyarlanan filmde  De Niro  ne yazık ki oscar a  uzanamaz. Aynı yıl içinde Martin Ritt in  romantik komedisinde  sevdiği  kadının  peşini  bir  türlü  bırakmayan  aşığı  oynar. STANLEY  AND IRIS  isimli  film    ne  yazık ki  önceki romantik komedilerinde olduğu gibi yine  pek  fazla  ilgi  görmez.  Yedi  yıl  aradan  sonra  birkez  daha  Scorsese le  çalışıyor  ve  sinema  tarihinin  en  iyi  suç  filmlerinden  birisi ortaya çıkıyordu. Mafyanın  içinde  otuz yıl geçiren  ve  sonunda  kendisini  kurtarabilmek  için  itirafçı olan Henry Hill in  gerçek yaşam öyküsünden  uyarlanan  GOODFELLAS-Sıkı Dostlar  bazı çevrelerce hem Scorsese in hem de De Niro nun  en  iyi  filmi  olarak  yorumlanıyordu. Bu filmle  De Niro  yeniden o çok iyi başardığı acımasız gangster kompozisyonlarına  geri  döndü. Hem de ne dönüş. Joe Pesci  ile birlikte barda bir adamı ölderesiye dövmeleri , sinirinden telefon  klübesini  dağıtması , Ray Lıotta ya  öfkesini  kusması... Bunlar unutulacak gibi değildi doğrusu. Kusursuz  oyunculukları  Scorsese in  unutulmaz  anlatımıyla  yüz yılımızın  klasiklerinden  birisi oluyordu  GOODFELLAS . 


      90 lı yıllarla  birlikte  De Niro da ki  en  büyük  değişimlerden  birisi  artık  önüne  gelen  her  teklifi  kabul  etmesi  olmuştur. Öyle ki  bir  zamanlar  Scorsese in  THE LAST TEMPTATION OF CHRIST-Günaha Son Çağrı  filmini  gerekli  araştırmaları  yapacak  zaman olmadığı  için  reddetmiştir. Oynayacağı  karakterleri  önce  benimseyen  ve  onlara  uyucak  araştırmalar  yapan  De Niro  bu  özelliğini  ne  yazık ki  90 lı  yıllarda  bir  yana  bırakmıştır. GUILTY BY SUSPICION-Suç Ve İhanet   filmi de  böyle  seçtiği  rollerden  birisi  diye  düşünüyorum. Irwin Winkler in 1991 yapımı filmi  gerçek bir olaydan yola çıkar.  Hollywood da patlak veren  komünist  yönetmen ve yapımcıların  polis tarafından  göz  altına  alınmaları ve  sorgulanmalarını  anlatan  politik  bir filmdir. Geçen günlerde  kaybettiğimiz  Elia Kazan da  bu  soruşturmalar  kapsamında  göz  altına  alınmış  ve  Hollywood da  bir  çok  yönetmen  ve  Yapımcıyı  ihbar etmiştir. Onun ifadesi  kapsamında  bir  çok  ünlü  tutuklanmış  kimileride  Amerika dan  sınır dışı  edilmiştir. Tekrar  filme  dönücek  olursak  De Niro da  böyle  bir  yönetmeni canlandırıyordu.Kendisinden  diğer  komünist  çevreleri  ihbar  etmesi  isteniyordu. Ama o  arkadaşı  olarak  benimsediği  insanları  ele  vermiyor  ve  kendisini  ateşe  atıyordu. Aslında  film  konu  itibariyle  insanın  ağzını  sulandırıyordu. Ama Irwin Winkler  ne  yazık ki  bu  filmin  altından  kalkamıyordu. Öyleki  De Niro nun  varlığı  bile  bu  filmi  kurtarmaya yetmiyordu. Filmle ilgili ufak bir not.  Martin Scorsese de kısa bir  rolle  filmde gözüküyordu.Aynı yıl içinde   De Niro  bu kez  bir  yan  rolle  karşımıza itfayeci Gölge lakaplı Donal Rimgale   olarak  çıkıyordu. Ron Howard ın BACKDRAFT-Alev Kapanı  filmi  aslında  itfayecilere  saygı duruşu  niteliğindeydi. Şaşırtıcı  görsel  efektleri ile  iyi bir  aksiyon  filmiydi. Şehirde  çıkan  yangınları  araştıran  De Niro  bu  yangınların  aslında  sabotaj  sonucu  çıktığını  anlayınca  bunun  nedenini  araştırmaya  başlar. Filmde o kadar  çok  gözükmesede  yine  görüldüğü her  sahnede  izleyenleri  kendisine  hayran  bırakmayı  başarıyordu.1991 in sonuna doğru   yine  ortalığı  kasıp  kavuran  Scorsese-De Niro  ikilisi  bir kez daha  bir araya  geliyordu. CAPE FEAR-Korku Burnu  ile  birlikte  De Niro  sinema  tarihine   en  sadist  karakterlerden  birisi  Max Cady i  kazandırıyordu. Kendisinin  mahkum  olmasına  neden  olan  avukatın   hayatını  kabusa  çeviren  De Niro  hiç bitmek bilmeyen  temposuyla  bütün  filme  tek  başına  hakim  oluyordu. Onun  bu  mükemmel  oyunu  yeni  bir  oscar  adaylığı  daha  getiriyor  ama  kendisi  gibi  başka  bir  sadist  karaktere  yani Hanniball a (Anthony Hopkins)   kaptırıyordu. 1992  yi  iki  orta halli  filmle  geçiriyordu.Bunlardan  birincisi  Barry Prımus un Mıstress-Metres .De Niro  yine  başrolde  değildi. Üç  arkadaş   yazdıkları  senaryoyu  filme  çekebilmek  için  yapımcı  yapımcı  dolaşmaktadırlar. Sonunda  George (De Niro)  adlı  iş  adamı  onların  filmi  için  gerekli  finansı  sağlıyacağını  söyler. Tam  film  çekilmek  üzereyken  George  karısını  adamlardan  birisiyle   yakalayınca  film  işi  suya  düşer. Aslında sağlam  oyunculardan  kurulu  bir  film.Danny Aıello,Elı Wallach,Martın Landau  gibi  isimlerin  olmasına  rağmen  ne  yazık ki   ne  eleştirmenlerden  ne de  seyircilerden  olumlu  bir  tepki  almamıştı. Aynı yıl içinde ki  ikinci  filmi ise  NIGHT AND THE CITY-Gece Ve Şehir ... Irwin Winkler la  bir kez daha  bir araya  geliyordu. Açıkcası  hayal  kırıklığı  yaratan  bir  De Niro  filmi  daha . De Niro  yine  bildiğimiz  De Niro  ama  ne  yazık ki  onun  usta  oyunculuğu  bile  böyle  bir  filmi  kurtarmaya  yetmiyordu. Avukat Harry Fabian  rolünde izlediğimiz  De Niro  bir  mafya  babasının  karısına (Jesıca Lange)  aşık  olunca  herşeyi  yüzüne  gözüne  bulaştırır. Filmin  kötülüğüne  rağmen  De Niro nun  finalde  kendisini  vurmaya  gelen  iki  tetikcinin   karşısında  yaptığı  konuşma  gerçekten  görülmeye  değer. Ama onca  konuşmaya  rağmen  kendisi  yine  kurşunlara  hedef  olup yere düşünce  sevgilisine  dönerek  NASILDIM AMA?! NASILDIM??  Repliği  en iyi  De Niro  repliklerine  girmeye aday  doğrusu.


     De Niro 1993 yılına  duygusal komedi ile  giriş  yapar. John McNaughton nun  MAD DOG AND GLORY-Hediyelik Kadın    filmiyle  ilginç  bir  aşk  hikayesinin  kahramanı  oluverir.Chicago da  görevli  dedektif  Wayne Dobie  (De Niro)  bir  olay  sonrası  Frank Milo (Bill Muray) adındaki  gangster den  ilginç  bir  hediye  alır. Hediyesi  onunla  bir  hafta  geçirecek  olan  bir  kadındır.Glory (Uma Thurman) adındaki  bu  kadınla  en  başlarda  araları  pek  iyi  olmasada  sonraları  yakın  bir  ilişki  başlar. Eleştirmenler  tarafından  iyi  bulunsada  seyircinin  pek  ilgisini çekmeyen  bu  filmin  yapımcılığınıda  Scorsese  yapmıştı. 1993  yılının bir  değer  filmi  ise  Michael Caton-Jones un  THIS BOY S LIFE-Bu Çocuğun Hayatı ... Syracuse üniversitesinde edebiyat profösörü olan Tobias Wolff un  gerçek  yaşam  öyküsünden  uyarlanan  filmde De Niro hayatta  başarılı olamamış ve başkalarının başarılarını kıskanan  üvey  baba  rolünde. Leonardo Dı Caprio nun  henüz  çocuk  yaşta  oynadığı  film  Ellen Barkın  faktörüyle de  izlenmeyi  hak ediyor. De Niro nun    üvey baba    olarak Di Caprio ya  neler çektirdiğini  seyrederken  yine  yeniden  bu adam harika  diyorsunuz. Ondan öyle nefret ediyorsunuz ki  böylece  onun  rolünü  ne kadar iyi  oynadığını  anlıyorsunuz.1993  yılı  De Niro  için  başka bir önemi daha var.Çünkü hem oynuyor hem de İlk kez  kamera arkasına geçiyordu.Vittorio Cecchi Gori ve Silvio Berlusconi nin yapımcılığında  İlk ve son  yönetmenlik denemesi olan  A BRONX TALE-Günaha Davet i  çekiyordu.Bütün eleştirmenler  tarafından  övgü  alan filmde Scorsese in  De Niro üzerinde ki  etkileri    açıkca  görülüyordu. Chazz Palminteri nin  senaryosunda  Bronx da yaşayan italyan göçmenlerinin  yaşamlarını  bir  çocuğun  gözünden  çok  güzel  yansıtıyordu. Gangsterler , sokak serserileri ve ailesi. Herşey olağanca  güzeldi. 1994 yılını  tek bir  filmle  geçiriyordu. Şeytanı  bile  insan  görünümünde  canlandıran  De Niro  sonunda  yaratık  olmayıda  kabul  ediyor  ve  MARY SHELLEY S FRANKENSTEIN ı  çeviryordu. Kenneth Branagh ın  yönetmenliğinde  bu kez  canavarı  oynamak büyük bir  oyuncuya,Robert De Niro ya düşmüş.De Niro da  ona damgasını vurmuştu beklenebileceği gibi. Ölüm saplantısı kendisini  bir hayat  yaratmaya iten genç  bir  doktorun  hikayesini  anlatan  bu  çağdaş  korku  klasiği  daha  önce  defalarca  yorumlanmış  ama  hiç  bu  film  kadar  ürkütücü  olmamıştı. Günümüzde ki  en  iyi  FRANKENSTEIN uyarlaması  olan  filmde  Kenneth Branagh,Tom Hulce,Helena Bohem Carter,Aidan Quinn,Iam Holm,John Cleese  gibi  usta  oyuncularda  rollerini  başarıyla  canlandırıyordu. Özellikle  De Niro nun  ağlamaklı  gözlerle  Branagh a  intikam  için  döndüğü  sahnede  BENİ NEDEN YARATTIN?  Diye haykırması  gerçekten  enfes  bir  sahneydi. Francıs Ford Coppola nın  yapımcılığında günümüzün  en  özgün  korku  filmlerinden  birisi oluyordu  FRANKENSTEIN . 


     1995 yılında  iki  baş yapıta  imza  atıyordu De Niro. Bunlardan  birincisi  Scorsese-De Niro  işbirliği  desem  yeterli  olur sanırım. Evet. Sinema tarihinin  en  iyi  suç  filmlerinden  birisi  daha  bu  ikili  sayesinde  ortaya  çıkıyordu. Bu tarz  filmlerinde  kadınlara  fazla  yer  vermeyen  Scorsese  güzelliğiyle  büyüleyecek  oyunculuğuyla  nefret  uyandırabilecek  birisini  yani  Sharon Stone nu  da  yanlarına  alıyordu.Scorsese in  bir  Las Vegas destanını  anlattığı  CASINO  belki de  GOODFELLAS ın  devamı  niteliğindeydi.60 ların  Sıkı Dostlar ından sonra Casino  70 lerin sahte ışıltısını simgeleyen  küçük bir dünyayı Las Vegas ı  büyüteç altına alıyordu. Scorsese Amerika nın o engin organize suç ve eğlence tarihinde  zengin bir  dünya  bulmuştu  kendine. O tipik  italyan  mahallelerinden  çıkıp  bu  zengin  aynı  zamanda  karanlık ,karmaşık olan,herşeyin  görüntüden  ibaret  olduğu  ve  hiçbir şeyin  göründüğü  gibi  olmadığı,parıltılar  içinde  ama  kokuşmuş,çölle çevrili  bir  Babil kentini   belgesel  tadında  ele  alıyordu. Hiç kimse  bu  ışıltıların  arkasında ki  korkunç  dünyayı  bu kadar gerçekci  bu  kadar  mükemmel  ele  alamazdı. GOODFELLAS ın  o  öfkeli  De Niro su  CASINO da Sam  Ace  Rothstein karakteriyle  yerini  daha  sakin  daha  sessiz  birisine  bırakıyordu. Joe Pesci  ise  bildiğimiz  gibi. Yine  vahşi yine acımasız.Sharon Stone  ise   dişiliğini  kullanarak  herkesi  hükmetmesini   çok iyi  biliyor. Yozlaşan bir kumar imparatorluğu  dekorunda iktidar trajedisi ve aşk üçgeninde  kaybeden insanların  öyküsü  CASINO . Aynı  yıl  içindeki  ikinci  başyapıtında  ise  sinema  severlerin  bir  hayali  gerçekleşiyor  ve Robert De Niro  ile  Al Pacino  aynı  filmde  buluşuyordu.Michael Mann ın  HEAT-Büyük Hesaplaşma  filminde  bir  araya  getirmeyi  başardığı  De Niro ve Pacino  dışında  adeta  devler  kadrosu  bulunuyordu.Val Kilmer , Tom Sizemore ,Dıane Venora , Ashley Judd , Jon Voight  gibi  yıldızlarıyla   seyirciyi  inanılmaz  bir  şölen  bekliyordu. Neil Mc Cauley (De Niro)  ve  ekibi  için  iki  dakikada  soyamıyacakları  yer  yoktur. Günün  birinde  soydukları  zırhlı  araçta  arkalarında  iki ölü  bırakırlar.  Profesyenelce  gerçekleştirilen  bu  soygun  dedektif  Vincent Hanna (Al Pacino) nın  dikkatini  çeker  ve  ele geçen  bir  ipucundan  sonra  ekibin  peşine  düşer. Vincent Hanna  önce  soyguncuların  kimliğini  tek tek  belirler. Amacı  onları  bir  sonraki  soygunlarında  iş üstünde  yakalamaktır. Mc Cauley  peşinde  polislerin  olduğunu  fark edince  onların kimliklerini  aynı  ustalıkla  tek tek  belirler. Artık  bu  iki  ekibin  arasında  nefes  kesen  bir  takip  başlar. Tek  problem ise  Mc Cauley in  tecrübesinin de en az Hanna nınkine  eşit olması. Yönetmen Michael Mann ı  efsaneleştiren   film  bilinen  suçlu-polis  senaryolarının  çok  ötesinde  bir   sinema  şaheseriydi. Sadece De Niro  ile  Al Pacino nun  birlikte  gözüktükleri  tek  ve  oldukca  uzun  bölümde  ,nefesleri  kesen  gösterileri  bile  bu  filmi  sinema  tarihinin  enleri  içine  koymaya  yeterli. Filmdeki  unutulmaz  banka  soygunu  sinema  tarihinde ki  en  iyi  sokak  çatışmalarından  birisine  sahne  oluyordu. Unutulmaz  sahnelerle  dolu herşeyiyle  dört dörtlük  bir  filmdi. 


       THE FAN-Fanatik le  1996  yılında  takıntılı  bir  beyzbol  fanatiğini  çiziyordu. Ne  bir  ingiliz  holiganı  ne de  taraftarlıklarıyla   her  zaman  övünen  ateşli İtalyan  seyircilerinden  çok  daha  farklı  bir  fanatik  seyirciyi  Gil Renard ı  inanılmaz  ustalıkla  sergiliyordu. Ailesini,işini ve  yavaş  yavaş  yaşama  gücünü kaybeden  Gil Renard  hayranı  olduğu  ünlü  beyzbol  oyuncusu  Bobby Rayburn (Wesley Snipes) ‘nun  takımı  içindeki  düştüğü  kötü  duruma  engel  olmak  için  onun  en büyük  rakibi  takımın  yeni  transferi  Barrıe (Benicio Del Toro) i    öldürür. Bobby nin  kendisine  borçlu  olduğunu  düşünen  Renard  onun  hayatını  bir  anda  kabusa  çevirir. Sürekli onu takip eder. Ona hediyeler gönderir. Onun tek  isteği  Bobby nin ona  saygı  duymasıdır. Tony Scott ın  yönetmenliğinde  ilginç  bir  fanatiklik  öyküsü. Yavaş  yavaş  deliren  Gil Renard  karakterini  çok  iyi  tahlil  eden  De Niro  belki de  filmde  akıllarda  kalan  tek  unsur  oluyordu. Çünkü  eleştirmenlerin  ortak  görüşü  film  kötü  ama  De Niro  harika  oluyordu. Aynı  yıl  içinde  Barry Levinson nun   mükemmel  bir  kadroyla  çevirdiği  SLEEPERS-Kardeş Gibiydiler  filminde  bir  yan  rolle  karşımıza  geliyordu. Brad Pitt,Dustın Hoffman,Kevin Bacon,Jason Patric  gibi  yıldızlarıyla  aslında  hayal  kırıklığı  yaratan  bir  film  oluyordu  SLEEPERS.. Hol Angelys  Kilisesi nin  rahibi  Bobby  rolünde  De  Niro  adeta  rolün  büyüğü  küçüğü  olmaz  diyordu. Yine  bildiğimiz  gibi  bir  film de  kısada  gözükse  her  zaman  en  iyi  şekilde  veriyordu  rolünün  hakkını. Shakes,Michael,John ve Tommy  çok  iyi  anlaşan  dört  arkadaştır. Günün  birinde  sadece  gösteriş  olsun  diye  oynadıkları  oyunda  bir  adamın  ağır  yaralanmasına  neden  olurlar. Çocuk mahkemesinde  yargılandıktan  sonra  ıslah  evinde  18 ay  geçirmeye  mahküm  olurlar. Islah  evinde  işkence gören  ve  sadist  gardiyanların  tecavüzüne  uğrayan  dört  genç  yıllar  sonra  bile  unutamayacakları  onarılmaz  yaralar  alırlar. Günün  birinde  kendilerine  tecavüz  eden  baş  gardiyanla  karşılaşırlar. Ve iki  arkadaş  gardiyanı  oracıkta  öldürür. Sonunda  birbirlerini  aklamak  için  dört arkadaş  tekrar  bir araya  gelir. Onlara  her  zaman  destek  olan rahip Bobby  acaba  yine  onları  koruyacakmıdır?  Söylediğim  gibi. Böyle  bir  kadrodan  insan  daha  güzel  şeyler  bekliyor. Ama  ne  yazıkk ki  film  ne  eleştirmenlerden  ne de  seyirciden  ilgi  görmüyordu. 96 nın  sonuna  doğru  de Niro  bir  kez  daha   yan  rolle  seyircilerin  karşısına  çıkıyordu. Jerry Zacks ın  yönetmenliğinde  MARVIN S ROOM-Marvin in Odası  eleştirmenler  tarafından  oldukca  beyenilen  duygusal  bir  aile filmiydi. Filmin  güçlü  oyuncu  kadrosuda  cabası. Meryl Streep,Diane Keaton,Hume Cronyn,Leonardo Di Caprio  rollerinin  hakkını  başarıyla veriyorlardı. Ama  bunların  içinde  öyle  bir  isim  vardı ki. Eşi Jessica Tandy nin  ölümünden sonra da oyunculuğa  devam  eden  1996 da  tam 86  yaşında  olan  emektar  Hume Cronyn in  oyununu  övgüyle  anmak  gerekir. Birbirlerini yıllar  boyunca  görmemiş  olan  iki kız kardeş  Bessie ve Lee  yıllar  sonra  bir  araya  gelirler. Yalnız  alınan  bir  haber  herkesi  şok  eder. Kardeşlerden  Bessie kan kanseridir. Herkes  birbirine  yakınlaşmayı  beklerken  iki  kardeş arasında  birbirlerini  yıllarca  ayıran  olayların  gündeme  gelmesiyle  nefret  yeniden  ortaya  çıkar. De Niro  fazla  gözükmediği  bu  filmde  Bessie nin  doktoru  rolündeydi. Ama bu  film  De Niro ile  birlikte  değil  usta  oyuncu  Merly Streep  ve Diane Keaton la  anılacaktı. Özellikle  filmin  sonlarına  yaklaştıkca  karşımıza  çıkan  bölümler  adeta  belleğimize  yerleşiyordu. Tam  anlamıyla  kadınların  hakim  olduğu  bu  filmde  duygusallık  adına  ne  ararsak  fazlasıyla  mevcut.


       James Mangold un  1997 yapımı COPLAND-Güçlüler Bölgesi  kalabalık  kadrosuyla  yine  iştahları  kabartan  bir  film  oluyordu. Sylvester Stallone,Ray Liotta,Harvey Keitel,Peter Berg  gibi  usta  oyuncularla  bezinmiş  film  eleştirmenler  tarafından  olumlu  karşılanmış  ama  gişede  beklediği  başarıyı  yakalayamamıştı.  New York  Polis Merkezi nin, polisten  geçilmediği  için  Güçlüler Bölgesi  diye  anılan  bölgesinde görevli memur Babitch  kazayla  iki  zencinin  ölümüne  neden olur. Bu olaydan  kısa  süre  önce  bir  yangında  üç  çocuğu  kurtardığı  için  kahraman  ilan  edilmiş  olan  genç  polis  bir  anda  halkın  tepkisini  çeker. Bunun üstüne  görev  arkadaşları   senaryo  yazararak  Babitch in  bir  kaza  sırasında öldüğü  süsünü  verirler.  Kasaba şerifi Freddy Heflin (Sylevester Stallone)  devriye  gezerken  Babitch i  diğer  polislerin  yanında  görür  ve  bu  olaydan  şüphelenir. Bu  noktada  müfettiş Moe Tilden (De Niro) devreye girer. De Niro  yine  bildiğimiz  gibi. Az gözükmesine  rağmen  harkulade  bir  oyunculuk. Ama  bilmediğimiz  bir  oyunculuk  sergileyen  başka  birisi  vardı. Tartışmasız  filmin  yıldızı  Sylevester Stallone . Şerif   Heflin  rolü  için  20  kilo  alan  Stallone   50. yaşında  izleyenleri  kendisine  hayran  bırakıyordu. Belki de  Rocky 1  den  bu  yana  hiç  bukadar  etkili  oynamamıştı. Sırf  Stallone  için  bile  seyredilmesi  gereken  bir film COPLAND.  1997 yılının  bir  diğer filmi  Barry Levınson un  WAG THE DOG-Başkanın Adamları ... Afişinde   Amerika nın  sırları daima sır olarak kalacak.Çünkü ne zaman bir olay olursa,Başkan ne zaman bir  skandala  karışırsa,Başkan nın adamları  orada  olacak ve gündemi değiştirmek için harekete geçecek diye  yazıyordu. Aslında  bütün  filmi  özetleyen  bu  cümle   getirdiği  anlatım  tarzıyla  olsun  müthiş  oyunculuklarıyla olsun  bana  göre  mükemmel  ötesi  bir  filmdi.  90 lı  yıllarla  birlikte  oldukca  ayyuka  çıkan  Amerika nın  kendi  sistemini  eleştirdiği  filmler  serisine  belkide en radikali  David Mamet in  senaryosuyla geliyordu. Seçimlere  az  bir  zaman  kala  Amerika Başkan ı  Beyaz Saray da  bir  seks  skandalına  karışır (bu film  bir  zamanlar  gündemi  meşgul  eden  Clınton nın  oval ofis  skandalından  önce  çekilmişti). Bunun  üstüne  Başkan nın   baş  danışmanı  Halkla İlişkiler  uzmanı  Conrad Brean (De Niro)  nın  yardımı  istenir.O da  ünlü    Hollywood medya  kralı Stanley Motss (Dustin Hoffman) u  yanına  alarak  her ayrıntıyı  düşünürler. Sonunda belki  Şeytan nın  bile  aklına  gelmeyecek  bir  planı  uygularlar. Amerikanın  gündemini  değiştirmek  için  olmayan  bir  savaş  yaratırlar. Amerika  artık  Arnavutluk la  savaşdadır. Son derece hınzır ve alaycı  bir  politik  taşlama. De Niro  başrolde  olmasına  rağmen  film  yine de   senaryosuyla  gündeme oturacaktı. Dustin Hoffman nın  bu  filmle  oscar a  aday  olduğunu da  hatırlatalım. 1997  yılında  bir  rüya  daha  gerçekleşiyor  ve  Robert de Niro  Tarantino  filminde  seyircilerin  karşısına  çıkıyordu. Bu gerçekten  büyük  sükse  yaratan  bir  olaydı. Sadece  2  filmle  ortalığı  kasıp  kavuran  Tarantino 3. filmi JACKIE BROWN la yine  bombayı patlatıyordu. Eskilerin  iki  ünlü  oyuncusunu da  tekrar  beyaz perdeye  getiriyordu.Pam Grier ve Robert Forster gibi  eski  yıldızların  yanında Samuel L. Jackson,Brıdget Fonda,Michael Keaton  gibi  oyuncularla   yarım milyon  doların  peşinde  gelişen  ve kimin  kiminle  oynadığı  belli  olmayan   kara  bir  filmdi. De Niro  tam  anlamıyla  Tarantino nun  aradığı  bir oyuncu. Louıs Gara karakterini  De Niro  için  yazdığını  söyleyen  Tarantino  onun  bu rolde  sadece  vücud  dilini  kullanmasını  istediğini  söylüyor. Uzun  süresine  rağmen  insanı  sıkmadan  ilerleyen  temposuyla  hem  eleştirmenlerden  hem de  seyircilerden  tam puan  alıyordu.


      1998  yılında  tamamı  Fransa da  geçen  RONIN le  kendisini  bu  sefer  yönetmen John Frankenheimer a  teslim  ediyordu. Fransa da  çok  gizli  bir  görev  için  toplanan  bir  grup  paralı  asker  eski  CIA  ajanı  Sam in(De Niro) liderliğinde  çok  gizli  bilgiler  içeren  bir  çantanın  peşine  düşerler. Yalnız  çantanın  peşinde  sadece  kendileri  yoktur. Orta halli bir  aksiyon  filmi  olan  RONIN  bana  göre  sinema  tarihindeki  en  iyi  araba  kovalamaca  sahnesine  sahip. De Niro ise  her zaman ki  gibi. Yine mükemmel.Jean Reno,Natascha McElhone,Sean Bean,Jonathan Pryce in filme  katkıları  üst seviyede. Aynı yıl  içinde  bir  yan  rolde  daha  görülüyordu. Alfonso Cuaron nun GREAT EXPECTATIONS-BüyükUmutlar  filminde  hapisten  kaçan  bir  mahkümü  oynuyordu. Charles Dickens ın  aynı  isimli  romanından  uyarlanan  film  müzikleriylede  oyunculuklarıyla da  eleştirmenlerden  olumlu puan  almıştı. 1999 da  De Niro  komediye  tekrar  dönüyordu. Harold Ramis in  yönetmenliğinde  ANALYZE THIS-Anlat Bakalım  la  sinir  krizinin eşiğindeki bir  mafya  babasını  canlandırıyordu. Paul Vitti (De Niro) Son zamanlarda  geçirdiği  ruhsal  bunalımdan  dolayı  Psikyatrist Ben Sobel(Bill Crystal)  li  tutar. Ama günler geçtikce  Sobel in  ruh  sağlığı  bozulmaya  başlar. Ve olaylar  geliştikce   Sobel  işin  içinden  çıkamaz. Komedi  filmlerinin  usta  yönetmeni  Ramis   De Niro ile Crystal ı  çok  ustaca  kullanıyor  ve  enfes  bir  komedi  ortaya  çıkartıyordu. De Niro nun  mafya  filmlerinden  bildiğimiz  sert mizacı  komediyle  buluşunca  ortaya  seyretmeye  doyamadığımız  bir  film  ortaya  çıkıyor. Aynı  yıl  içinde  ülkemiz  sinemalarında  gösterilmeyen  Joel Schumacher in  FLAWLESS ı geldi. Aslında  ülkemizde  gösterilen  o kadar  dandik  filmi  düşününce  bu  filmin gelmemesine  anlam  veremiyorum. Halbuki   De Niro ismi  bile   filmin  gelmesini  gerektirecek  yeterli  bir neden  değil mi?


     George Tillman Jr. un  MEN OF HONOR-Onurlu Bir Adam ı  ile 2000 li  yıllara  giriş  yapıyordu. Yine birinin  başına  bela  olan  bir  tipti.Deniz Kuvvetleri n de dalgıç  eğitmenliği  yapan  Çavuş Bill Sunday ı  canlandıran  De Niro   birkere daha  seyirci  üstünde  nefret  uyandırmayı  başarıyordu. Ama  bu  filmin  diğerlerinden  farkı  sonunda  sisteme  karşı  çıkıyor  ve  yüreğinin  sesini  dinliyerek   doğru  yolu  bulmasını  biliyordu. Oscar lı  oyuncu Cuba Gooding Jr. , Powers Boothe, Charlize Thorn,David Keith  gibi  oyuncularıyla  insan  azmini  anlatan  kaliteli  filmlerden  birisi  MEN OF HONOR. Aynı  yıl  içinde  tekrar  bir  komediyle  karşımıza  çıkmayı  tercih  ediyordu.Bugüne kadar çektiği  ucuz  komedi  filmleriyle  tanınan yönetmen Jay Roach  önce  Austin Powers la  bir  şöhret  yakalamış  ardından da  MEET THE PARENTS-Zor Baba yı  çevirmişti. Film  gişelerde  hiç ummadığı  bir  ilgi  görüyor  ve  sezonun  en  çok  kazanan  filmlerinden  birisi  oluyordu. Tabi  bunda De Niro ve Ben Stiller  faktörüde  büyüktü. Aslında  bu  filmi  ilk  olarak  Steven Spielberg  Jim Carrey le  birlikte  çevirmek  istemiş  ama  ikiside özel  nedenlerinden  dolayı  vaz geçmişlerdi. Jay Roach ise  bu  filmi  çekmeyi  çok  istemiş  ve  en  başından  beri  De Niro-Stiller  ikilisini  düşünmüş. Film  biz  Türklere  hiç de  yabancı  değildi. Kıza  aşık  bir  genç. Kızın  zorlu bir  babası. Hedef  babayı  etkilemek  ve  kızı  kapmak. Ama tabi ki   baba  De Niro olunca  işler  zorlaşıyor. İzleyenleri kahkahaya  boğan  eğlenceli  bir  filmdi doğrusu. Değişik  rollere  hayat  vermeyi  seven  De Niro  2000  yılında  kendinde  bir  ilki  gerçekleştiriyor  ve  bir  animasyon filmde  rol  alıyordu. Des McAnuff  yönetmenliğinde THE ADVENTURES OF ROCKY AND BULLWINKLE  filminde  De Niro kötü kalpli Nazi Albay ı nı  oynuyordu. Ama ne yazık ki  ülkemizde  gösterime  girmeyen  bir  De Niro  filmi  daha . ama  dış  basından  takip  ettiğim  kadarıyla  sorulan  ortak  soru  şuydu.De niro nun bu filmde işi ne? Filmi  izlemediğim  için  ne  yazık ki  oyunculuk  hakkında  bir  fikir  veremiyeceğim.Ama insan De Niro ya  güveniyor doğrusu. 2001 e  yine  sıkı  bir  filmle  giriş  yapıyordu.Fifteen Minutes-15 Dakika  John Herzfeld n  ikinci  yönetmenlik  denemesiydi. İlk filmi Two Days In The Valley de suç dünyasında  geçen  gerilim  dozu  yüksek  bir  filmdi. Ama beklenen  ilgiyi  görmemişti.  Bir  aralar  İstanbul Film Festivali nde de  gösterildiğini  hatırlatalım. İkinci  filmi  FIFTEEN MINUTES le hedefi  tam  12 den  vuruyordu. Sağlam  senaryosunu  De Niro  gibi  güçlü  bir  oyuncuyla  pekiştiriyordu. Amerikan toplumunda (aslında bütün dünyada dersek daha doğru olur) giderek  önem  kazanan  çabuk  şöhret  olgusundan  yola  çıkarak  son  zamanların  gözde  konularından  olan  medya-toplum  ilişkisini   son derece  etkili  anlatıyordu. Aslında  Wag The Dog da  De Niro  buna  benzer  bir  konuda  oynamıştı. Ama  bu  filmle  rolüne  biraz daha  hareket  getiriyordu. Filmde  kameraları  seven  daima  ön  planda  bulunmayı  isteyen müfettiş Eddie Fleming  rolünde  hiç  beklenmedik  bir  sürpriz  bizi  bekliyordu.  Filmi  izlemeyen  arkadaşlarımızın  olduğunu  düşünerek  daha  fazla  ayrıntıya  girmek  istemiyorum. Ama getirdiği  eleştirisel  boyutla  bile  film  izlenmeyi  hak ediyor. Edward Burns  De Niro nun  zıttı  olarak  medyadan  nefret  eden  müfettiş  Jordy Warsaw  rolünde  çok  başarılı. Filmin  iki  medyatik  katili Oleg Taktarov  ve Karol Roden  usta  oyuncuların  arasında  hiçte  sırıtmıyorlar. Edward Burns  hakkında  ufak  bir  açıklama. Genelde  kendi  çektiği  filmlerde  oynayan  Burns un  kendi  yazıp  yönettiği  dört  filmi  var. Hatta filmlerinden  95  yapımı  The Brothers McMullen Sundance Film Festivali n de Büyük Jüri Ödülü nü  kazanmıştı. Ve o yılın  en  fazla  kar  yapan  filmlerinden  birisi  olmuştu. De Niro nun  2001  yılı  içinde  çevirdiği  bir  diğer  filmde  genelde  komedi filmlerinden  hatırladığımız  Frank Oz un THE SCORE u  oluyordu.Lıttle Shop Of Horrors,Dirty Rotten Scoundrels,What About Bob? Gibi artık  klasiklere  girmiş  olan  komedi  filmlerine  imza  attıktan  sonra  THE SCORE 'la herkesi şaşırtmayı başarmıştı Oz. Birde o mükemmel kadroyu görünce insan  gözlerine  inanamamıştı. Ölümsüz üstad Marlon Brando, gençlerin De Nirosu olarak görülen Edward Norton, güzelliğinin  yanında  usta  oyunculuğunu konuşturan Angela Bassett . Zaten  Brando ve De Niro nun ilk defa karşılıklı oynadıkları film olarak bile yeterli ilgiyi  hak ediyor.Yönetmeninden  oyuncularına  bunca  ustanın  bulunduğu  film  seyirciden  ilgi görmesine  rağmen  eleştirmenleri  memnun etmiyordu. Ama kim  takar  eleştirmenleri. Bence harika  bir  filmdi THE SCORE. Birbirine  güvenmeyen  insanlardan  kurulu  bir  ekiple  soygun  nasıl gerçekleştirilir? İşte  film  bunu  bizlere  çok  iyi  sunuyordu. Mükemmel  oyunculukların  yanında  müthiş  görselliğiyle  son ana  kadar  heyecan  hiç  düşmüyor. Herşeyi ile  dört dörtlük  bir  macera. 


     De Niro  komediye  iyice  ısınmıştır  artık.Belki  yaşlılığın  tadını  çıkartıyor da    diyebiliriz. Ama  aynı  de Niro  zaten  yıllar  boyunca  komedi  filmlerinde  rol almadı mı? diyerek  kendi  tezimi  çürüteyim.  2002  yılında  bu  sefer  en  iyi  komedyenlerden  sayılan  Eddie Murphy le  kameraların  karşısına  geçiyordu. SHOWTIME isimli  filmin  yönetmeni  Shanghaı Noon  filminden de  hatırlayacağımız  Tom Dey  di. Dedektif Mitch Preston (De Niro nun  emekliliğine  sayılı  zamanlar  kalmıştır. Bir  olay  sonrası  gazetecilere  saldırınca  bir  anda  kendisini  manşetlerde  bulur. New york  polis  teşkilatıda  halk  üstündeki  kötü  polis  imajını  silmek  için  bir  televizyon  kanalıyla anlaşır. Kanal  polisleri  sürekli  takip  ederek  onlar  üstüne  bir  program  yapmaya  başlar. Tabi ki  bu şanslı  polislerimiz  Mitch Preston ve çaylak Trey Sellars ( Murphy)   dır. Yalnız  bir  sorun  vardır. Preston  kameralardan  ne kadar  nefret  ediyorsa  Sellars da  o  kadar  bayılıyordur.Zaten  en  büyük  hayali   aktörlük  olan  Sellars  için  bu  kaçırılmaz  bir  fırsattır.Birde bunlara  herşeyi  şova  döndüren  program  yapımcısı  Chase Renzi (Rene Russo)   de  katılınca  olaylar  iyi  komik  bir  hal  alır. De Niro nun  önceki  komedi  filmlerini  aratan  bir  filmdi  SHOWTIME . Ama filmden  fazla  bir  beklentiniz  yoksa  de Niro nun  asık  suratıyla  oradan  oraya  koşturması için  bile  görebilirsiniz. 2002 de  ülkemiz  sinemalarına  gelmeyen  CITY BY THE SEA  Michael Caton-Jones un  yönetmenliğinde  ekranlara  geliyordu.De Niro nun 93 yılında THIS BOY S LIFE da  beraber  çalıştığı  Caton-Jones  bu sefer  bir  polisiye  filmle  karşımıza  çıkıyordu. New York  şehri  cinayet masası  dedektifi Vincent La Marca (De Niro) bir cinayet  soruşturmasında  eski  karısından  olan  oğlunu  bir  numaralı  cinayet zanlısı  olarak  bulur. Mesleğiyle,duyguları  arasında  sıkışıp  kalan  La Marca  artık  ne  yapacağını  bilememektedir. Yurt dışında oldukca  övgü  alan  polisiye  ne  yazık ki  ülkemizde  gösterilmediği  için  oyuncular hakkında bir  yorum  yapamıyacağım. Eee  De niro  hakkında  şimdiye  kadar  kötü  konuşmadığım  için  bu  saatten  sonrada  konuşamam  herhalde. Bu arada unutmadan. Filmde oscarlı oyuncu Frances McDormand,William Forsythe  ve  De Niro nun  kızı  Drena De Niro da oynuyor. Şimdilik son filmi ise ANALYZE THIS filminin  devamı  olan  2002  yapımı ANALYZE THAT-Anlatamadım mı?  Yönetmenliğini  yine  Harold Ramis in  yaptığı filmde  kahramanlarımız  kaldıkları  yerden  devam  ediyorlar. Bu  arada  yakında  De Niro nun  MEET THE PARENTS-Zor Baba  filminin  devamınında  geleceğini  hatırlatalım.


      De Niro nun  özel  hayatından  hiç  bahsetmedim.Fransa da ki seks  skandalından  sonra  aldığı  nişanı  Fransız  hükümetine  vermesi , şimdiye  kadar  üç kez  evlendiğ vs. şimdi  bunları  söylerken  bile  bahsetmiş  oluyorum  ama  yazılacak   çok  şey de  olmasına  rağmen  onun  bir  sözü  üstüne  bende  yazmamayı  uygun  gördüm Benim  özel  hayatım  başkalarını  niye  ilgilendirsin ki? Ne yediğim,ne giydiğim, nelerden hoşlandığım...Onlar  beni  beyazperdede  görmek  istiyor. Bende çıkıp  işimi  yapıyorum . Çok doğru. Bizi ilgilendiren  De Niro nun  sadece işi. O bulunduğu  yere  yeteneğiyle  geldi. Her zaman  yaşattığı  hayat  verdiği  karakterlerle geldi. O  herzaman  en  zirvede  oldu.O bir çok  Hollywood  oyuncusununda  ideolü  olmaya devam edecek.Her zaman olduğu  gibi  komposizyonlarını  sonsuza dek  çeşitlendirerek  küçük-büyük  demeden  ilgisini  çeken  her  kimliğe  uzanarak  şaşırtıcı bir  enerjiyle  ne kadar büyük  bir  deha  olduğunu  bizlere  gösterecek. Onu yazmaya  gerçekten  kelimeler  yetmiyor. İyi ki  varsın DE NIRO!!!  şunuda  söylemeden  geçemiyeceğim.Bir  Scorsese-De Niro  ortaklığını  daha sabırsızlıkla  bekliyorum.


       Eğer  yazımı  buraya  kadar  okuduysan  sana  gerçekten  bravo !!!  madem  De Niro yu  bu kadar  seviyorsun sana dünyanın  en  zor  sorularından  birisini  sorayım. Senin  en  iyi  üç  De Niro  filmin  hangisi?

Last edited: Oct 24, 2003, 08:57 AM (2)

YO
yojimbo
Private Joker
Joined: May 27, 2002
1,020 posts
Oct 24, 2003, 07:14 AM#6440

güzel olmus da, aralardaki garip #8217'ler biraz tadini kaçirmis.

sermest
sermest
Private Joker
Joined: Jun 06, 2002
1,446 posts
Oct 24, 2003, 07:31 AM#6441

tamerciğim hoşgeldin...
yazı oldukça güzel...
böyle bir iki mesaj yazıp kaçmak yok ama...

Martin Mystere
Martin Mystere
Joined: May 27, 2002
1,621 posts
Oct 24, 2003, 09:05 AM#6443

yojimbo wrote:
güzel olmus da, aralardaki garip #8217'ler biraz tadini kaçirmis.

worddan direkt yapistirinca oyle olmustur. editlenirse iyi olur.

TY
Tyler Durden
Joined: May 29, 2002
39 posts
Oct 24, 2003, 10:56 AM#6444

En az senin kadar De Niro fanatiği olan ben yazını bir solukta okudum, ellerine sağlık!
Soruna Gelince

  1. Raging Bull
  2. Taxi Driver
  3. Goodfellas ve eğer De Niro filmi sayılırsa Godfather Part 2
VI
ving
Super Moderator
Joined: Sep 28, 2002
876 posts
Oct 24, 2003, 11:01 AM#6445

tamerking kardeş sen bu yazıyı sinefil genel yayın yönetmeni cahit binici kardeşimize yolla ana sayfada yayınlansın bence
sorduğun sorunun cevabına gelince de niro filmlerine bakınca birinci film dışında(ki o film benim için çok özel) bu kadar iyi film arasında bi sıralama yapmakta zorlandım. neyse sonuç şöyle:
top 3 de niro movies:
1 - Goodfellas (başrol değil ama o olmasa bu kadar iyi olmazdı)
2 - Heat
3 - Raging Bull
Bu arada kötü filmlerini de yazayım diye bakarken bana göre en kötü üç filmini arka arkaya çektiğini gördüm:
15 Minutes, Score, Showtime.
Ronin'i de hiç sevmem bu arada.

bu arada yeni bir tartışma konusu. herzaman karşılaştırıldığı pacino mu de niro mu daha iyi. de niro'nun pacino'ya göre daha çok yönlü bi oyuncu olduğunu düşünsem de benim tercihim her zaman al pacino olmuştur
unutmadan scorsese - de niro ikilisi sinema tarihinin en başarılı yönetmen-oyuncu ikilisidir bana kalırsa
bronx tale'de bi oyuncunun çektiği en iyi film...

You need to log in to post a reply.