Lost in Translation
27 replies · 1,031 views
Lost in Translation
Film kaç gündü masamın üzerinde duruyordu. Acaba "Requim for a dream" mi yoksa "Lost in Translation" filmlerinden hangisini izlesem diye bi türlü karar veremiyordum. En iyi senaryo ödülünü alması dolayısıyla da Lost in Translation u izledim. izlemez olaydım. Allah aşkına, biriniz bu filmin neden yapıldığını ve neden en iyi senaryo ödülünü aldığını söyleyebilir misiniz?
kesinlikle aynı fikirdeyim. filmi izlemek için çok zorladım kendimi. en ufak bir haz almadım filmden. Aslında görsel açıdan başarılı bir çok plan vardı ama hikayenin boğuculuğu dikkat dağıttı, uyku getirdi.
Acaba diyorum F.F.C'nin kızı olması sebebiyle mi hak etti bu ödülü?
cassandre wrote:
Acaba diyorum F.F.C'nin kızı olması sebebiyle mi hak etti bu ödülü?
vallah kardeş bende tam bu noktaya değinecektim ama bıraktım bak sen söyledin. Oskarların kimlere ne amaçla verildiği malum. yalnız ben bir şeyi anlamadım; bu adamlar Sean Penn e nasıl verdiler o ödülü?
Anladığım kadarıyla bu filmi bizden başka izleyende yok. :(
sanırım biraz erken başladık deşmeye :)
cassandre ve n@n'a aynen katılıyorum. Hatun birde Wong Kar Wai'yi de katmış teşekkür konuşmasına - yani bence WKW'nin herhangi bir filminin 1 saniyesinde Lost in Translation'ın tümünden daha çok duygu var.
Bu arada Bill Murray güzel oynamış ve Scarlett Johanson'un konuşmasıda çok sevimliydi, ööyle yavaş yavaş.
Beni filmde en sinir eden şey bu iki tip'in tepeden baktıkları ve beğenmedikleri bütün kişilerle aslında aynı olmaları ama bunu bir türlü görememeleri oldu (hatta bir ara acaba bu kasten mi böyle yaptılar diye düşünmedim değil, ama sanmıyorum)
oscar almış diye seçmen ilginç. o senaryo oscarını ben affleck zibidisi bile havaya kaldırdı, titanic süprüntüsüne de verildi. neyse, oscarların zavallılığından bahsetmeye lüzum yok.
filmi ben de beğenmedim müzik seçimi dışında -onlar da sonuçta film için yapılmamış, hatta sofia bu müzik seçimini de şu an adını çıkaramadığım bi prodüktör arkadaşı yardımıyla yapmış sanırım-, ama benim beğenmeyişim, durgunluktan ötürü holivuda alışkınların yaşayacağı hayalkırıklığından zıt sebepten. beni rahatsız eden coppola'nın hem holivud dışı yapıta imza atıyorum görünümünde, ama kitleleri de çok ürkütmeden bi ara yol buluym havasında olması. filmi akademinin beğenmesi de, klişe komedi sahneleri -look into the camera-, oryantalist japonya manzaraları da bundan. filmin diğer eksilerinden biri, japonlarla mütemadiyen alay edilmesi. filmde kaç tane normal japon gördük? normal gibi olanlar da bill'i her gördüklerinde aynı selamları verip onu da bizi de sıktı.
charlotte'in yaşadığı süreç de bana gerçek gelmedi. hadi açık konuşalım, çevresinde bir tane olsun karşı cinsten biri bulunmuş olan her erkek bu tür ağlak durumları sık sıktan da fazla gözlemlemiştir. orta yaş bunalımına klişe bi yaklaşım da gözlerden kaçmıyor, bu açıdan roman coppola destekli bu sofia coppola senaryosu bana pek 'orijinal' görünmedi.
artlıara gelince; filmden tamamen bomboş bi filmmiş gibi bahseden yukardaki bütün yorumları da yanlış buluyorum. sıkıntıdan bazı şeyler gözden kaçmış heralde. filmin evliliğe bakışı çok yüzeysel değil. mesela karısı bill'e burgundy renkte olanı seçmesi için gönderdiği örneklerin hepsi burgundy çıkıyor. sofia bu metaforu başka bi sahnede daha derinleştiriyo; bill murray şarkıcıyla o gece beraber olan şarkıcı kadının burgundy saçı dikkat çekiyo. monogaminin monotonluğundan kaçışsızlık üstüne gayet şık bi ima. bu 2 karakterin tepeden baktıkları kişilerden farksız oldukları savına katılmıyorum. anoreksi misin diye sorulduğunda teşekkür eden, filminin basın toplantısında uzakdoğu inanışlarına yakınlığını bildiren -ki burda benzer bildirimlerde bulunan aptal holivud oyuncularına giydiriliyor- o kızı zaten herkes hor görür.
film bir mood filmi olarak başarılı sayılabilir. müzik, neon ışıkları, gece tokyo manzaraları. bu açıdan coppola burda iddia edildiği üzere sırf torpilli bi yönetmen olmadığını göstermiş. filmi dediğim gibi ben de pek beğenmedim ama filmleri bomboş diye itham etmeden önce iyi düşünülmesi gerek.
Last edited: Sep 22, 2004, 03:28 PM (2)
Ya hani laf olsun diye çekilmiş bir film kategorisinde incelesek fena olmamış diyeceğim ama En iyi senaryo diyince insanın nutku tutuluyor, "Ne, Ne, Nasıl Yani?? Off yaaa yeter!" diyebiliyorsunuz ancak...
Evet bu tarz insanlara tepeden bakarken kendilerini onlardan üstün ve farklı görüyorlar, bundan rahatsız oldum. Tapınaklarda, pachinko parlourlarda yitik birşeyler arayan, oteldeki odasında boş boş oturup, don gömlek Tokyo manzaraları izleyen Charlotte'a göre herkes (eşi dahil), sığ sıradan ve boş. Bill hariç tabii, zira onda da kendi üzerine biraz erken çökmüş (birşey üretmeden boş oturmaktan olabilir bu durum) hayat bunaltılarını gözlüyor (Bill tabii yıllar yaşamış ve artık bir takım şeylerden bezmesini daha normal buluyorum - belki de Murray daha iyi döktürdüğü içinde olabilir bu) ve ikisi nedense kendilerinin de dahil olduğu bu sığlıkta bulunanları küçümseyerek ama nedense hep orada kalarak ve kendilerini beğenmedikleri bu ortamdan çıkarmayarak hayatlarını idame ettiriyorlar. Bill mesela Japon aşçıyla epey dalga geçiyor restoranda (evet bende Coppola'nın diğer ırka adil davranmadığını bende farkettim -kanıksamışım herhalde U.S'nin ama karakter olarak Bill sadece orada falso verdi galiba) ama eminim ki bir başka "ugly American" yanında aynı şekilde davransaydı eminimki o müstehzi bakışlar yine devreye girecekti hiç gecikmeden (kastettiğim buydu - yoksa evet o insanlar hakikaten dövülesi ama bunlarda sütten çıkmış ak kaşık değil)
Şimdi filmdeki birçok şey beni rahatsız etti. Bunlardan en baskını da şöyle dokunulup geçilmesi gereken bazı detayların kör gözüm parmağına verilmesiydi (Bill kızın üzerini örterken eli olması gerekenden bir saniye fazla kalıyor veya daha kötüsü ikisi bir yatakta yatarken Bill'in kızın ayağını tutması ve hele de son sahne artık YUH dedirtti bana).
Bu arada costanza yazdıklarını okumak çok keyifliydi, teşekkürler :)
rica ederim. aslında ben romantik şeyler sevmediğim için çok objektif bakamıyorum filme. ama mesajımdaki 2 noktayı düzeltmek istiyorum; evet, belki biraz dediğiniz gibi başkarakterler, tepeden bakma açısından. bencil ve tınmaz bi halleri de var.
diğeriyse; ne kadar hala genelde japonları soytarı gibi gösteriyo olsa da, bu kadar basit değil. çünkü çevresindeki japonlara karşı alaycı havada olanlar bu amerikalı karakterler, oysa yönetmen japon kültürüne belli ölçüde saygısını sunmuş.
wong-kar wai konusunda da haklısınız, her açıdan daha güzel filmler onunkiler. belki bir tek müzik hariç diyebilirim, yani wai'nin kullandığı çoğu müzik de gayet güzel ama çok tekrarlanıyo film içinde aynı müzik, sıkıldığım oluyo bazen. yani tabii benim fikrim sadece, belki böylesi daha iyi, bilmiyorum. neyse, ama tabii onun kadar iyi bi yönetmen değil diye coppola'nın ismini zikretmesi yadırganmamalı -siz öyle yaptınız anlamında değil de- çünkü ondan etkilenmiş, o tarzda bi film yapmış sonuçta. paralellikleri farketmişsinizdir, özellikle in the mood for love'la.
yalnız o sahnelerle ilgili ne demek istediğinizi tam anlayamadım, yani yatakta uzandıkları sahne güzeldi bence, sondaki fısıldama fikri de hoştu. bu tür hareketler, örneğin o ayağına dokunması gibi şeylerle bunun bi mood filmi olduğunu hissediyoruz. yani bir 'plot' filmi olsaydı, karakterler birbirine aptal romantik laflar ederlerdi. örneğin murray, kızın etkisini, şarkıya getirdiği değişik havayla ifade ediyo. misal bi culyarabırtz filminde olsaydık, adam böyle bi ifade yerine culyayı belinden sarıp "gözlerinde kaybolabilirim" gibilerinden bayık bişeyler söylerdi. öykü anlatan bi film değil, yabancılık hissinin tavana vurup başka hissiyatı da açığa çıkardığı bi ortamdaki insanların ruh halini anlatan, empresyonist bi film olduğu için bu tür hareketler vurgulanıyo diye düşünüyorum.
Last edited: Sep 22, 2004, 03:44 PM (1)
film bu hafta "bir konuşabilse" adı altında ülkemiz sinemalarındada gösterime girecek...
bu arada bu film sadece oscar almadıki bu yıl bir çok yerde ödül almış bu film aldığı ödül sayısıda 47 ...
bu arada bence "senaryo" oscarını bence küümsemeyin çünkü oscarlara baktımızda en hakkına giden ödül genelde özgün senaryo" oscarı oluyor ...örnek vermek gerekirse;
tarantino pulp fiction ile coen kardeşler fargo ile robert altman gosfard park ile cameron crowe almost famaus ile almadovar konuş onunla ile sam mendes amarikan güzeli ile soderbergh trafik birde olağan şüpheliler var (ulan yönetmeni kimdi o filmin x-men ide yönetmişti aklıma gelmiyor kusura bakmayın) bence bu filmler hakediyor oscarı...
Last edited: Jun 01, 2004, 12:58 PM (3)
costanza wrote:
bu arada wong-kar wai konusunda da haklısın, her açıdan daha güzel filmler onunkiler. belki bir tek müzik hariç diyebilirim, yani wai'nin kullandığı çoğu müzik de gayet güzel ama çok tekrarlanıyo film içinde, durup durup tekrar çalmaya başlıyo aynı müzik.yani tabii benim fikrim sadece,belki böylesi daha iyi de olabilir bilmiyorum.
. .
bırak tekrarlasın, kesinlikle daha iyi oluyor ....
birincisi sam madnes değil sam mendes...
ikincisi hatırlayamadığın yönetmenin ismi bryan singer...
üçüncüsü www.imdb.com bu noksanlığına foruma bilgi girerken çare olabilir...
You need to log in to post a reply.