Türkiye'de sinema izleyicisi profili...
22 replies · 538 views
Türkiye'de sinema izleyicisi profili...
Nuri Bilge Ceylan başlığı altında başlayan tartışma, bizleri Trükiye'de izleyici profilini de sorgulamaya kadar götürdü. Biz de konuyu nbc ile bağlantısının dışında da anlamlı görerek yeni bir başlık açmaya karar verdik. Daha önce yazılanlar için aşağıdaki adrese bakılabilir.
http://www.sinefil.org/forum/viewtopic.php?t=538&postdays=0&postorder=asc&start=20
ben kendi görüşlerimi buraya quote ediyorum:
"show tv'nin haber tarzını bilirsiniz. önce spiker haberle ilgili bir şeyler okur. sonra kocaman bir yazı uzaktan gelerek ekrana hızla çarpar ve bu sırada patlama sesine benzeyen bir ses çıkar. yazıda da haberin içeriği ile ilgili bir açıklama olur ("ŞOK ŞOK ŞOK, YAKIŞIKLI FUTBOLCU ALİ EREN KAZA YAPTI" gibi büyük harflerle küfreder gibi yazılmıştır). Sonra haber metni boyunca da onlarca kez haber yinelenir, yine yazılar gelir, gider, aynı görüntüler tekrar tekrar gösterilir. böyle bir durumda haber kafanıza kazınmaya çalışılır. hiç bir şeyi kaçırmamanızın yan etkisi olarak bir şey ancak yüz kere söylendiğinde anlar hale gelirsiniz. sonra tv dizilerine bakalım. basit bir kurgu, melodramatik bir yapı, biraz hüzün bulamacı, "hepimizin yaşadığı şeyler", yıldızlar, "büyük" sözler ve saire. böyle bir medya bombardımanına maruz kalan bir ülkenin (neredeyse bütün dünyada benzer bir durum var sanırım) nbc ile imtihanından geçmesi olanaklı mı?"
show tv'nin ŞOK ŞOKlarını izleyen adam kaç yılda bir sinemaya gidiyordur ayrı tabi ve bu da başka bir sorun. genel profil sanıyorum şokşokları aşmış ama yerli dizilerin etkisinden kurtulamamış bir izleyiciyi gösteriyor. yani tv kültürünün etkisi sinema kültürünün çok ilerisinde. bir de buna son yıllarda biraz aşılsa da hollywood etkisi ekleniyor. son yıllardaki çok gişe yapan filmlerimiz de böyle bir kitleye oynayarak amaçlarına ulaşıyorlar.
bundan "cacık" olur mu? zor. bence türk yönetmenleri iyi, yeni bir şey yapmak istiyorlarsa ne yazık ki türk seyircisini (en azından genelini) görmezden gelmek zorundalar. yoksa son yıllarda sıklıkla duyduğumuz "taklit" etiketinden bile kurtulamazlar.
nuri bilge'nin tavrı çok doğru. popüler kültürün değil sinema kültürünün bir parçası olarak kalıyor. seyircinin değil kendi bildiğinin peşinden gidiyor. ve kendi bildiği de çok güzel bir şey bana göre. seyirciye kendini sevdirmek de onun değil sinema yazarlarının görevi.
seyirci bakımından asıl yapılması gereken sanırım tv kültürü ve magazinden bağımsız bir sinema kültürünün oluşturulması ve sevdirilmesi. sinefil.org gibi internetteki kaynaklar, bazı dergiler bunu yapıyor belki ama onlar da küçük bir kitleye ulaşıyor. byük gazetelerden zaten umut yok, saçmasapan filmlere sayfalarca yer ayırıyorlar. diğer taraftan bazı tv kanalları iyi filmler göstererek önemli bir iş yapıyorlar. aslında sinematekler açılsa, sinema kültür merkezleri, sinema kulüpleri gibi oluşumlar olsa bir yere varılabilir belki.
kısaca seyirci profilinde büyük bir değişimi yakın zamanda göremeyeceğimizden "bir cacık olmaz" demek mantıklı görünüyor.
Bana da durum umutsuz görünüyor, zira hele de günümüz reality TV ortamında, çoğunluğun sinemadan beklentileri bir National Treasure veya GORA'nın ötesine geçmiyor.
Halk film seçimi konusunda araştırmak, soruşturmak, kafa yormak istemiyor, önüne ne konarsa ona bakıyor - beğeniyor veya beğenmiyor.
Yani durum şu an pek parlak görünmüyor maalesef.
televizyonun bu biçiminin gerizekalılaştırıcı bir etkisi olabilir mi? bununla ilgili yapılmış araştırmalar, bilimsel veriler var mı? bunlarda haberi olan varsa bizimle paylaşması oldukça yararlı olurdu. ben konu üzerine web'de dolaşırken irfan erdoğan'ın sitesiyle karşılaştım. özellikle bir yazı dikkatimi çekti. buraya linkini veriyorum.
http://media.ankara.edu.tr/~erdogan/mahmuthoca.html
türkiye'de sinema izleyicisinin önemli bir kısmının G.O.R.A.'ya, VizonTele'ye gitmekten hoşlanan, bütün bir kültür alanını yalnızca eğlence olarak algıladığı tespitini yapabiliriz. bu öyle sanıyorum ki amerika'da da böyle. avrupa'da benzer bir durumla karşı karşıya olmakla beraber bana kültür'e bakışları farklıymış gibi geliyor. bunlar yalnızca kişisel gözlemler. amerika her şeyi çok daha kolay metalaştırabilen kocaman kapitalist sistemi sayesinde kendi kendisini sürekli yeniden üretiyor. spor, sinema, müzik, dans, tiyatro, kitap, kısaca her şey ancak eğlencenin (entertaintment) bir parçası olarak anlamlı. bu da kişioğlunun zihinsel etkinliğinin gittikçe sıfırlanması, bilincini yitirmesi, bitkisel hayata girmesi (requiem for a dream'deki tv'ye bağımlılık aklıma geliyor) anlamına geliyor sanki.
Hayırlısı olsun ne diyim kısmetse olur
televizyonun bu biçiminin gerizekalılaştırıcı bir etkisi olabilir mi? bununla ilgili yapılmış araştırmalar, bilimsel veriler var mı? bunlarda haberi olan varsa bizimle paylaşması oldukça yararlı olurdu
.
bilimsel verileri bilmiyorum ama "aptasl kutusu" deyimi eskiden beri var. yararları da vardır mutlaka ama gerizekalılaştırıcı etkisi olduğuna kesin katılıyorum.
düşünsenize beş duyu organızmız var, bunlardan üçü olmasa da yapabilirdik belki. ama diğer ikisi o kadar önemli ki bizim hayat dediğimiz, gerçek dediğimiz, dünya dediğimiz şeyleri aslında bu iki duyumuza borçluyuz. e şimdi biz dış dünyaya açılan penceremizi bir tv patronuna emanet ediyoruz. çok tehlikeli bir durum. bizim yerimize başkaları düşünüyor, başkları karar veriyor. başkalarının doğruları, başkalarının zevkleri bombardıman halinde içimize akın ediyor. ve biz buna karşı koyamıyoruz.
fark ettim ki bir tartışma programı izlerken bile düşünemiyorum, söylenenleri değerlendirmeye fırsatım pek olmuyor. adama "dur orada, şöyle bir şey de var" falan diyemiyorum. bir kitaptan ya da internetten okuduğum her cümle üzerinde istediğim kadar düşünebilirim, bir sohbet sırasında aklıma yatana kadar tartışabilirim ama TV'den hap halinde almak dışında bir şey yapamıyorum. bu tartışma programlarında falan böyle, insanı aklından şüphe etmeye götürecek, en akıllı adamı bile sersemletecek programlara hiç girmiyorum bile.
saçmasapan müzik yapan bir adamı hergün tvde stüdyo seyircisi tarafından alkışlanıp, sunucunun "aman çok büyük sanatçısın, bayılıyorum, en büyük sensin" gibi laflarıyla övülür halde görürsek "bu adam büyük sanatçı, iyi müzik böyle bir şey" demekten başka bir şansımız olamaz. üstelik halkımızın ileri düzeyde tv bağımlısı olmuş durumda. bu durumun sinema ve izleyici profili ile bağlantılarını da söylememe gerek yok zaten.
Televizyon seyretmeyin hayatınız uzasın, seyrettirmeyin sevdiklerinize iyilik yapın.
türkiye deki izleyici profili hakkında tam olarak bir fikrim yok,cünkü bence türkiye de bir izleyici profili yok,şöyle ki televole ye 2 dakka baktıktan sonra,cnbc de bir filmi ardından semra hanım ı acan belki de acmak zorunda olan izleyicileriz,hepimiz:)
ama sunu söylemek isterim tv de tartışma programını dinlerken müdahale edemessin,aynı şekilde kitabı okurken de müdahale edemessin.karşılık insansal iletişim dışında kitap dergi tv vb bir çok araca müdahale edemeyiz,üstünde düşünmek başka bir şey.
tv nin aptal kutusu olmasına katılıyorum yine aynı şekilde aptal kutusu sanılmayan bir çok eşyin aptal kutusu olduğuna inandığım gibi.yani aptal ve aptallığa dair olan tv nin kendisi değil,karşılıklı etkileşim içinde izleyen ve veren ilişkisi o aptallığı belirliyor.yoksa türkiye de yasarken güney amerika daki çatışmalardan haberdar olmak vb babında haber alma,ve imaj-gösterim olarak da bir çok bilgiye ulaşma anlamında aslında tv çok önemli bir araçtir.aynen gazete olayı gibi.ama hemen aklıma aşırı bombalama hiçliğe yol açar diyen baudrillard ve aktif-pasif izleyici hakkında söylenenler geliyor.
konu çok geniş yaa,vazgectim:)
finito.
bireyin tv karşısında, diğer pek çok medya karşısında olduğu gibi edilgen olduğunu kabul ediyorum. kitaba da müdahale edemeyiz (kitabın altını çizmekle tv'de görüdüğümüzü video'ya kaydetmek arasında bir analoji kurulabilir belki). ancak tv ile kitap (belki diğer medyalar da düşünülebilir, ama ben kitap örneği üzerinden giderek düşüncelerimi açıklayacağım) arasında belirgin bazı farklılıklar vardır. bunlardanm ilki ve belki pek de önemli olmayanı, kitabın belirli bir cümlesini defalarca okuyabilme ve yazılanlar üzerinde sonsuz süre boyunca düşünebilme serbestisidir. oysa tv'de bu serbesti izlenen programın tekrarlarıyla sınırlnmıştır (kaçırabilirsiniz). diğer bir farka ulus baker "shoah ve tekillik" başlıklı denemesinde değiniyor (http://kirpi.fisek.com.tr/index.php?metinno=felsefe/20050112111136.txt). bu metinde godard'ın michael moore'u eleştirmesine değiniyor baker. görüntüyle yazının aynı anda verilmesi/verilmemesiyle ilgili. tv'nin yaptığı tam da bu. hem gösteriyor hem de gösterdiğini anlatıyor. oysa iki insan birbiriyle konuşurken gördükleri şeyleri birbirine anlatmaya çalışmazlar. yalnızca göremediklerini konuşurlar. tv böyle bir bayağılığıa düşüyor ve bunu bir alışkanlık haline dönüştürm potansiyeli taşıyor. bilmiyorum bunları yeterli bulur musunuz?
ben hiç birini yeterli bulmadım:))ilk kısımda tv-kitap farkına değinmişsin,ama bu zaten alakasız bir konu.izleyici profili hakkında konusursak,kitap,tv,gazete,dergi gibi araçlara doğrudan müdahale edemeyiz.(internet baska bi şey??)yoksa tv-kitap,radyo-gazete vb farklarını saatlerce anlatabilirsin,no problemo:P
yine izleyici profili bağlamında,her izleyici bir şeyi izler,ve izlediği şey gösterdiğini anlatır.bunu program formatına göre,ister diyalog kullanarak yapar,isterse de yorum kullanarak vb.bir resim bile sözcük kullanmadan gösterdiğini anlatır.fotografta:))sinemada....
yine izleyici profili bağlamında baktıgımızda,iki insanın görmediklerinden bahsetmesiyle,sinema,tv vb şeylerin alakasını da çözemedim:))
zaten bir şeyleri görmeden anlatmak istiyorsak,yada gördüğümüz hakkında düşünüp,konuşmayacaksak,neden sinema,tv,resim fotograf,resim,heykel vb binlerce şeyle maddi temelde,duyusal olarak ilişkiye girelim ki?herkes kendi hayali hakkında düşünüp,konuşurdu,ve birbirimize görmediklerimizi anlatırdık:))))
bunların dışında türkiye de izleyici profili konusunda eklemek istediğim şey şu ki,izleyici olma durumunun,dünyada ki duruşunuzla bağlantılı olduğudur.yoksa her şeyi izleriz.çok kaba ve bayaği bir örnek:hiç tepki vermeden cevrenizde rahatsız olacağınız bir çok şeyi izleyebilirsiniz.hatta izlemekteyiz.tepki veremioruz,cünkü türkiye de birey olarak doğustan tepki duyularımız alınmış olarak doğuyoruz.eee zaten medya araçları dısında reelle olan ilişkisi tepkisiz olan bir kütlenin,izleyici olarak nasıl bir profile sahip olacağı de bellidir.uzatmak istemiem.
finito.fin.
tv ile kitap arasındaki farka değinirken kafamdakileri iyi anlatamadığımı görüyorum. ancak bu farkı pek önemsemiyorum zaten. o nedenle üzerinde durmaya değmez. asıl söylemek istediklerim aynı anda hem gösterip hem söylemekle/anlatmakla ilgili. bu konu da pek anlaşılır olmamış sanırım. zira kafakoparan şöyle demiş:
yine izleyici profili bağlamında,her izleyici bir şeyi izler,ve izlediği şey gösterdiğini anlatır.bunu program formatına göre,ister diyalog kullanarak yapar,isterse de yorum kullanarak vb.bir resim bile sözcük kullanmadan gösterdiğini anlatır.fotografta:))sinemada....
...
zaten bir şeyleri görmeden anlatmak istiyorsak,yada gördüğümüz hakkında düşünüp,konuşmayacaksak,neden sinema,tv,resim fotograf,resim,heykel vb binlerce şeyle maddi temelde,duyusal olarak ilişkiye girelim ki?herkes kendi hayali hakkında düşünüp,konuşurdu,ve birbirimize görmediklerimizi anlatırdık:))))
ben de bunu söylüyorum oysa. televizyonda (ya da sinema, fotoğraf gibi başka bir görsel medyumda) bir araba görüyorsak, birisinin çıkıp bize "bu bir arabadır" demesi anlamsızdır (susam sokağı hariç). çünkü biz onun araba olduğunu zaten biliyoruzdur. arabayı ve onun devinimini anlarız. bunu kimsenin söylemesine gerk yoktur. aynı bunun gibi karşımızda savaşta kolları bacakları koparak ölen insanlar varsa, bunu görebiliyorsak, birisinin çıkıp da "savaş kötü bir şeydir" demesine gerek kalmamıştır, çünkü o vahşet gözlerimizin önündedir zaten. bu nedenle görüneni anlatmak gereksiz/anlamsız olmasının ötesinde tv örneğinde belleksizleştirme tehlikesini de beraberinde getiriyor sanıyorum.
anlatmak/söylemek de yalnızca anlatılan şey gözün önünde değilse anlamlıdır o nedenle. başımızdan geçmiş bir şeyi anlatmak gibi...
sanırım söylediklerim şimdi daha anlaşılır oldu.
bir de altyazı olayı var mesela. türk filmlerinin bu kadar tutulmasında çok önemli bir etken bence. özellikle anadoluda sanıyorum bazı hollywood filmlerinin de türkçe dublajlı kopyaları gösteriliyor. izmit'te identity gibi hiç de çocuk filmi olmayan bir filmi türkçe izlemiştim hatta. özellikle sinemaya gitme alışkanlığı olmayan çoğunluk film seçerken böyle bir kritere de bakıyordur gibi geliyor bana.
televizyon izleyicisi, sinema izleyicisi profili gibi tanımlamaları tek başına ortaya koyamayacağımızı düşünüyorum. Bu ülkede 60'larda 70'lerde Türk sineması patlaması diye bir şey vardı. Yıllarca millet TRT gibi bir devlet kanalının tekelinde tv izledi. İlkeli yayıncılık diye tanımlanan bir yayın politikasına maruz kalan milyonlarca insan vardı bu ülkede. Çeşitli konserler, kaliteli filmler yayınlandı. TRT2'nin ilk dönemlerinde muhteşem filmler izleme şansı bulduk. Ama değişen ne oldu? İnterstar ve diğer özel kanallar açıldı. Belli bir noktaya kadar onlar da çabaladılar. Sonra izleyici, izlediğini dönüştürmeye başladı. Bence en basit örneklerinden biri Televole'ydi. Bilmem hatırlar mısınız, ilk yayına başladığında tamamen futbolun magazin boyutunu anlatıyordu. Futbol'dan hoşlanmam, hakkında çok az şey bilirim ama programın ilk halini hatırlıyorum. Sonradan şekillenen 'Melaba Televole'den oldukça farklı ve temizdi. Sonrasını ise hepimiz biliyoruz. Bir iki olta attılar. Millet izlemeye başladı, program rating alınca ağı saldılar denize. Sonra kitch'liğin uç noktalarında televole kültürüne boğulduk. Özünde şunu söylemek istiyorum. Tek bir medyumun, toplumsal ilerleme / gerileme üzerinde tekil bir etki yaratması imkansız. Ülkenin eğitiim politikası sizi etkisizleştirmek için sürekli olarak çalışırken, televizyon, gazete ve diğer kitle iletişim organları sadece baharat olarak kalıyor. Temel politika değişmeden bu ülkenin insanının değişmesi zor. Değişmedikçe de 'Anne beni evlendir', 'Ben memedi seviyorum', 'Delivole', 'dağda hayatta kalalım ratingleri kıralım' programlarına maruz kalmaya devam edeceğiz.
Ülkenin eğitiim politikası sizi etkisizleştirmek için sürekli olarak çalışırken, televizyon, gazete ve diğer kitle iletişim organları sadece baharat olarak kalıyor.
bu çok iddialı geiyor bana, pek katılamıyorum. türk eğitiminin negatif etkisini ben görmedim şahsen. tamam yetersiz, eksik olabilir ama insanlara zarar verdiğini iddia edemeyiz.
tv'nin ise çok belirgin bir olumsuz etkisi var insanlar üzerinde. üstelik yalnızca öğrencilik yıllarında değil beşikten mezara kadar insanları etkiliyor. ve en önemlisi okul çağındaki bir çocuk için tvnin etkisi okuldan daha fazla olabiliyor.
tv'yi özel yapan şey bu ülkede insanların tv izlemek dışında neredeyse hiçbir şey yapmıyor oluşları. dünyada kesin ilk üçe giriyouzdur tv'ye ayrılan zaman bazında. okan bayülgen'in benzetmesiyle matrix'e bağlanmak gibi işte. yalnızca 5 duyu yerine 2 duyuya hitap ediyor.
örnek verdiğin programların bir kısmı yabancı formatlı programlar ve gelişmiş ülkelerde de gösteriliyor. hatta çok daha bayağı programlar da yapılıyordur mutlaka. her sorunu bizim devlete atmak doğru değil.
toplumsal ilerleme gerileme üzerine neredeyse tekil bir etkisi oluyor tv'nin. örneğin zaman makinesiyle on yıl öncesine dönüp kaynanaları veya benzer başka bir programı tv'de göstersek kanalın telefonları susmaz bu ne rezalet diye. bugün herkes bayıla bayıla izliyor. bundan güzel ahlaki çöküntü mü olur.
beğensek de beğenmesek de tv bu ülkede insanlara etki bakımından birinci derece öneme sahiptir.
evet halkın istekleri doğrultusunda şekilleniyor belki programlar ama burada halk derken toplumun en alt tabakasını kastediyoruz. tv çok büyük bir başarıyla yukarıdakileri de aşağıya çekiyor. tersini de yapabilirdi ama bu seçimin devlete ait olduğunu söyleyemeyiz.
You need to log in to post a reply.