Türkiye'de sinema izleyicisi profili...
22 replies · 538 views
evet halkın istekleri doğrultusunda şekilleniyor belki programlar ama burada halk derken toplumun en alt tabakasını kastediyoruz. tv çok büyük bir başarıyla yukarıdakileri de aşağıya çekiyor. tersini de yapabilirdi ama bu seçimin devlete ait olduğunu söyleyemeyiz.
ben bu düşünceye pek katılmıyorum. "biz halka istediğini veriyoruz" her zaman bayağılığın en esaslı savunusu olmuştur. oysa yok böyle bir şey. çünkü yaptıklarıyla onlar asıl halkın beğenisini oluşturuyorlar. tv'nin halk üzerinde bu kadar etkili olduğunu söylerken bunu da söylemek gerekir. bayağılık yavaş yavaş artırıldı ve sonunda buraya geldik.
eğitim konusuna gelince: eğitim sisteminin yanlış/eksik olması bence zaten zararlı olduğu anlamına gelir (kimileri eğitimin başlı başına zararlı olduğunu bile savunur). ayrıca zarar vermeye çalıştığının belgelenmesi gerektiğini düşünmüyorum.
ğitim konusuna gelince: eğitim sisteminin yanlış/eksik olması bence zaten zararlı olduğu anlamına gelir (kimileri eğitimin başlı başına zararlı olduğunu bile savunur). ayrıca zarar vermeye çalıştığının belgelenmesi gerektiğini düşünmüyorum.
ilkokulu bile bitirmemiş bir çok insan var. kendini onlarla bir tutabiliyorsan sorun yok zaten. biraz gözlem yapan herkes görebilir ki bir lise mezunuyla sıradan bir üniversite mezunu arasında bile ciddi bir zihniyet farkı vardır. türk eğitim sistemi şöyle kötüdür böyle kötüdür demek çok kolay tabi ama ben şahsen bir yanlışını zararını görmedim, göremiyorum. yetersiz olması farklı ama hangi sistem mükemmeldir ki zaten.
neyse, toparlamak gerekirse türkiye'deki izleyici profilinde eğitimin ancak olumlu etkisi vardır sanırım. toplum yapısında, aile ve çevreden gelen olumsuz etkiler var ama öğretmenler öğrencilerini her zaman bu olumsuz etkilerden kurtarmak için çabalarlar zaten ki bu bile yeter. bu türkiye'nin en geri kalmış yerinde de en çağdaş yerinde de böyledir. mesela velilere çocuklarına örneğin kemal sunal filmleri (hatırlarsınız bir zamanlar nasıldı) izletmemelerini isteyen çok öğretmen vardı bir zamanlar, şimdi de eminim farlı programlardan koruyorlardır öğrencilerini.
toplum yapısında, aile ve çevreden gelen olumsuz etkiler var ama öğretmenler öğrencilerini her zaman bu olumsuz etkilerden kurtarmak için çabalarlar zaten ki bu bile yeter. bu türkiye'nin en geri kalmış yerinde de en çağdaş yerinde de böyledir. mesela velilere çocuklarına örneğin kemal sunal filmleri (hatırlarsınız bir zamanlar nasıldı) izletmemelerini isteyen çok öğretmen vardı bir zamanlar, şimdi de eminim farlı programlardan koruyorlardır öğrencilerini.
sanırım kimse öğretmenleri hedef alan bir yorumda bulunmadı. daha çok eğitim sisteminden söz edildi ve ben eğitim sisteminin yanlış/eksik olması denilince söz gelimi müfredatı düşünüyorum her şeyden önce, yoksa öğretmenlerin eksikliklerini değil. vatandaşlık bilgisi, milli güvenlik, din kültürü ve ahlak bilgisi, tarih gibi derslerde resmi tezlerin yıllarca nasıl insanların kafasına kazınmaya çalıştığını anlıyorum. matematik, fizik, kimya gibi derslerin nasıl yalnızca ezberletmeye yönelik yapıldığını, öğrencinin eğitim hayatı boyunca araştırmaya yönelik çabalara yöneltilmemesini aklıma getiriyorum. öğretmenlerin yeteri kadar kendilerini geliştirmemeleri vs. daha sonra düşünülmesi gereken konular gibi geliyor.
biriinci olarak eğitim sisteminden şahsen zarar görmediğini söylüyorsun ama genellemelere tek bir bireyden gidilmez. O yüzden etrafına bir kez daha bakman gerektiğini düşünüyorum. Belli istatistikler var. Rating ölçümlemesi diye bir şey var. Artık eskisi gibi değil, insanların seçim hakkı var. Neyi izleyeceklerine karar veren insanların kararlarına bakıldığında -ki her hafta, ay, gün gibi detaylı bir data tutulması söz konusu- izlenenin discovery channel ya da cnbc-e ya da mainstream kanallarda yayınlanan gişe filmleri bile olmadığını görüyoruz. bilinçli medya yayıncılığı toplumu aşağı çekiyor demek bir yerde bireyin az da olsa kendini kandırması oluyor aslında. gündem oluşturma ve toplumu manipüle edip yargıları şekillendirme konusunda büyük bir güç olduğu konusunda bu savı savunmuyorum. Ama standart programlarla ilgili olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki tüketici beğenisi her şeyin önündedir. Bildiğiniz bakkalla televizyonu çok da ayıran bir şey yok. ikisi de para kazanıyor ve tüketiciye bir şeyler satarak yapıyor bunu. eğer tüketici beğenmezse gider başka yerden alır. malı tezgaha koyarsın, sonra satıp satmadığına bakarsın. toplum beğenisini uzun vadelerde değiştirebilir ya da eğitebilirsin belki ama bu bahsedilen etki eğitim sisteminin de önündedir demek çok iddialı olur. kitap okuma, bir şeyleri derinlemesine eleştirme, alternatifleri görme, yaratma, araştırma gibi alışkanlıklar daha küçükken kazanılır/kazandırılır. eğitim sistemimizin müfredatında bunlar yoktur. herhangi bir öğretmen müfredatın dışına belli bir yere kadar çıkar, sistemin izin verdiğii kadarıyla bazı konularaı tartışabilir, daha ötesine gitmek kendi bulunduğu sınırları zorlamak olur(sistemin onun davranışlarını kodladığı/şekillendirdiği). Özetle eğitimde etkilemenin dışında/etkilememek diye bir yol da var. Yani hiçbir şey yapmayan eğitim sistemi de kötüdür. Mesela şunu kim söyleyebilir? :bizim lise mezunlarının tamamı Türk edebiyatı klasiklerinin tamamını okuyarak ve hepsini inceleyerek yetişir. bu benim düşüncem tabi, konuşalım. belki yanlış düşünüyorumdur...
şimdi konu biraz dağılma eğiliminde ama şu eğitim meselesini şöyle açıklayalım. ilkokuldan itibaren herkes eğitim sistemi şöyle kötü böyle kötü der durur. "bunlar gerçek hayatta ne işimize yarayacak hocaam", "güvercinin sindirim sistemi", "ezberci eğitim", "her şeyin başı eğitimden geçiyor".. ne kadar klişe var değil mi bu tartışmayla ilgili. bence bunların çoğu çok fazla taraftar toplamış ama özünde boş iddialar.
bir de resmi tezlerle devlet miniklerin beynini yıkıyor, istediği gibi kullanabileceği, sömürebileceği insanlar yaratıyor gibi şeyler de var. böyle bir şey matematik dersinde olmaz herhalde. tarih dersinde etkili olabilir doğru ama tarihsel olaylr belli zaten. dünyada hangi ülke bu olayları kendi iyiliği aısından yorumlayıp diğer kuşaklara aktarmaz ki zaten. kürt, ermeni meseleleri bile anlatılıyor tarih kitaplarında. ha sonunda resmi bir teze bağlanıyor belki. olacak o kadar, resmi de olsa tez tezdir.
vatandaşlık bilgisi: asıl adı vatandaşlık ve insan hakları eğitimi. demokrasi nedir, diğer politik sistemler nedir, devlet nasıl yönetilir, vatandaş olarak haklarımız nedir, insan hakları nasıl bir şeydir, neden önemlidir temalı türkiye'nin en yararlı dersi.
din kültürü ve ahlak bilgisi: zararları olabildiği gibi vazgeçilmez yararları da var. din gibi başıboş bırakılması tehlikeli bir konuyu denetim altına alması, sömürüye kapaması açısından yararlı. yararlı mı zararlı mı bilemem ama ben mesela bu derste öğrendiklerimden sonra dinden soğudum. müslüman bir ülkede her anlamda gerekli olacak bilgilerdir diyorum.
milli güvenlik: bize giren subay süper bir insandı, kişiliğiyle beni çok etkilemiştir. savaşın zararlarını anlatıp dururdu. türk ordusu her zaman iyi kötü ilerici bir çizgidedir, çok fazla zarar vermez insanlara. ha kitaplarda "yunanistanın türkiye üzerine emelleri" diye bölümler vardı belki ama dediğim gibi resmi de olasa tez tezdir, ciddiye alınmalıdır.
matematik, fizik, kimya: herkes de şikayetçidir bu derslerden. valla ben türkiye'de en iyi eğitim veren üniveritelerden birinde matematik dersleri de fizik dersleri de aldım, eğitim yöntemleri açısından çok ciddi bir fark görmedim. bu dersler böyle işte, ama çok yararlı. bir de örneğin matematik gibi bir ders "gereksiz" gibi görünse de bu tip dersler asıl yan etkileriyle çok yararlı. işlenen konu ne olursa olsun matematiksel zekamızı geliştirir bir kere. yok ben matematiği sevmem, beynimin o bölümlerini de hayat boyu kullanmazsam bir şey kaybetmem diyen de çok insan var tabi ama "türkiye'de sinema izleyicisinin profili" gibi bir tartışma da bile beynin o bölümlerine sık sık başvurmamız gerekebiliyor. "güvercinin sindirim sistemi" (böyle bir konu yok tabi, uydurma) de benzer şekilde karnı ağrıyan bir güvercini tedavi etmeye değil "hayat nedir, canlılık nedir?" gibi konularda düşünebilmemize veya günün birinde bir fabrikaya müdür olduk diyelim, üretim sistemini güvercinin sindirim sisteminden ilham alarak tasarlayabilmemize falan yarayabilir örneğin :) .
edebiyat: türk edebiyatı klasiklerinin tamamını tamamen okumaz tabi. ama türk edebiyatının (hatta dünya edebiyatının) her türden klasiklerinden parçalar okur ve bunları da inceler değil mi? yani tanışır, nasıl yaklaşması gerektiğini öğrenir. sonra hoşuna giderse dilediklerini okur, o ona kalmış.
kitap okuma, bir şeyleri derinlemesine eleştirme, alternatifleri görme, yaratma, araştırma gibi alışkanlıklar daha küçükken kazanılır/kazandırılır.
türk eğitim sisteminin amaçları bu zaten. müfredatta hepsi var. imkansızlıklar nedeniyle eksikleri olabilir belki. ben hepsinin de örneklerini gördüm ayrıca. sen görmedin mi mesela, ya da nasıl edindin bu alışkanlıkları. eminim türkiye'deki her okulda idealist öğretmenler de vardır üstelik.. toplumsal bazı başka sorunlar mı var yoksa..
bunlar böyle gelelim asıl konuya-----------------------
tezgaha koyarsın, satılır veya satılmaz.. pazarlama? reklamcılık? kalite yönetimi? trt2'deki konserler dünyadaki en sıkıcı konserlerdi herhalde. belgesel izlemeyi çok severim ama uzun zamandır ben de izlemedim. neden izleyeyim? cnbc-e'deki filmlerin yukarıda da dediğim gibi altyazılı oluşlarının etkisi var mıdır acaba. yada tv'nin "ailecek" izlenen bir eğlence aracı oluşunun. ben de mesela bütün aile toplanmış olsak cnbc-e de film falan izlemeye kalkmam, izlediğimden bir şey anlamam çünkü. film izlemek belli bir konsantrasyon gerektirir, tv'yi akşam yemeği yerken fon müziği niyetine kullanan bir milletten ne tip programlar izlemesini bekliyoruz.
burada işin sırrı sanıyorum televizyonculuk mesleğinde. trt kamu yararına yayıncılık yapıyor, programın izlenmesi için bir çaba göstermiyor. tamamen meraklısına. bazı kanallar da belli bir kitleye yönelip programlar yapıyorlar ve yeterince para kazanıyorlar.
"gelin-kaynana" programı çok izleniyor değil mi? ve oldukça bayağı bir program. şimdi mantığı şöyle mi kuracağız yani: türk halkı kendisi bayağı olduğu (bayağılaştırıldığı) için kendisine benzer programlar istiyor tv'de ve sırf bayağı oldukları için bu tip programları çok seyrediyor. şu bana daha mantıklı geliyor: bu programlar aslında çok "kaliteli", çok zekice hazırlanmış programlar; işlerini o kadar iyi yapıyorlar o kadar akıllıca tuzaklar kuruyorlar ki kapıcı da olsa, profesör de olsa adamı bir yerden yakalıyorlar ve bırakmıyorlar. bunun bir ispatı bir zamanlar çok izlenen bilgi yarışmaları. izleyenlerin çoğunun sorulan sorular hakkında bir fikri bile yok belki. ama çok heyecanlı, herkesi yakalıyor.
"herkes bunu konuşuyor" programı bu durumu kırma iddiasıyla ortaya çıktı gibi geliyor bana. ratingleri nedir bilmiyorum ama ntv'nin hiç adeti olmadığı halde okan bayülgenin programın ratingi düşmesin, kimse kanal değiştirmesin diye müthiş bir çabası var. insanları ekran karşısına çivileyelim ama bunu düzgün bir program yaparken gerçekleştirelim diye bir iddiası var ortada. göreceğiz sonucu..
(nuri bilge ceylan'dan nerelere geldik değil mi?)
quantino'nun derslerle ilgili açıklamalarına katılmıyorum, ama tartışmayı o yönde genişletmek istemediğim için bunlarla ilgili düşüncelerimi sıralamayacağım. yalnızca şunu belirtmeliyim: quantino'nun, matematik, fizik gibi derslerle ilgili yazdıkları benim yöneltmek istediğim eleştiriyle ilgili değil. ben de söz konusu derslerin/bilimlerin son derece yararlı olduğunu düşünür, matematiği ve fiziği çok severim. ama bu dersleri formül ezberleyip ezberlenen formülün sınavda uygulanması biçiminde anlayan bir eğitim anlayışı fazla uzağa gidemez (kendisi gider belki, ama insanları götüremez).
daha önce fahrenheit 451 başlığı vesilesiyle sözlerine yer verme şansı buluduğum ray bradbury'yi tekrar anımsamak istiyorum. bence bu sözler benim eleştirimi yöneltmeye çalıştığım noktayı oldukça etkili biçimde vuruyor:
"Tahtalar ve çiviler olmadan bir ev yapamazsın. Eğer evin yapılmasını istemiyorsan tahtaları ve çivileri saklarsın. Eğer adamın politik bakımdan mutsuz olmasını istemiyorsan, ona iki yönlü bir soru verme, tek yönlüsünü sor. Daha da iyisi hiç sorma. Bırak savaş diye bir sözcük olduğunu unutsun. Eğer hükümet yeterli çalışmıyorsa, çok işi varsa, vergiler deli gibiyse bırak öyle kalsın, bunun için insanların endişelenmesi daha mı iyi? Sakin ol, Montag. Onlara yarışmalar düzenle, en tutulan şarkıların adlarını sor, devletlerin başkentlerinin adlarını sor, geçen yıl Iowa'da ne kadar mısır yetiştirilmiş, onu sor, bilsinler kazansınlar. Onları patlamalarına neden olmayacak bilgilerle doldur. Öyle lanet olası olaylarla onları donat ki, kendilerini bilgileriyle gerçekten parlak kişiler sansınlar. Böylece düşündüklerini zannetsinler. Hiç kımıldamadan hareket ettiklerine inansınlar. O zaman mutlu olacaklardır, çünkü bu tür olaylar ve konular hiç mi hiç değişmezler. Onlara felsefe, sosyoloji gibi esnek konular verme, olayları bağdaştırmak için. O zaman melankolik olurlar. Bugün birçok adamın yapabildiği gibi, tv antenini ayırıp, yeniden birleştiren kişi, tüm evreni ölçüp biçen, eşitlik arayan kişiden çok daha mutludur."
Fahrenheit 451, R. Bradbury
Quantino'ya hiç ama hiç katılmıyorum. bir öğretmen torunu ve öğretmen çocuğu olarak inanıyorum ki, bu ülkenin çocukları özellikle sosyal derslerde çoğunlukla müfredat ve kimi zaman da cahil öğretmenler tarafından ırkçı, paranoyak ve gerici zırvalarla zehirleniyorlar. üstelik yalnızca bir doğrunun olduğunu iddia eden sapkın düşünce sistemi eğitim sistemimizin temel direği. bu anlayışla yetişen nesillerin iş başında olduğu, yenilerinin gelmekte olduğu bir toplumda demokrasi kültürü, kentlilik ve sanata dair söylenebilecek herşey havada kalıyor.
dahası pek çok toplumun yüzyıllar boyunca ektiği tohumun ürününü toplamaya başladığı mevsim bizim toplumumuzun kültürel ve sosyal anlamda çölleştiği bir mevsime denk geliyor, bu çok acı verici. etrafımızda bir `öteki' olmayınca, günlük hayatımızda daha `farklı' gelenek ve göreneklerle karşılaşmayınca, kendimize ait olan değerleri de yitireceğimizi anlamıyoruz. biz bu ülkenin insanları olarak Ermeni kiliselerindeki aziz resimlerinin gözlerini oymaya başlayınca; kendi atalarımızın tarihi mezar taşlarını çalıp Batılılara satma noktasına gelebileceğimizi görmedik. Van'da eski Ermeni mezarlıklarında dozerle hafriyat yapıp define arayınca kendimizi İstanbul'daki milli saraylarımızın bahçesine beş yıldızlı otel kondurmuş halde bulduk. ama yine de hayatında hiç bir zaman bir ermeni ya da rum'la oturup iki laf etmemiş insanlar bu ülke kurulduğu günden beri sistematik olarak uygulanan kültürel soykırım yüzünden "en iyi rum ölü rumdur" ya da" en iyi ermeni ölü ermenidir" mantığında. devlet teziymiş, başlarım ben öyle devlet tezine.
buradan lafı sanat ve özelde sinema izleyicisine getirmek gerekirse, sanat bir anlamıyla da kişinin kendisinde olan tecrübelerden sıyrılıp daha farklı tecrübelerle karşı karşıya kalmasıdır. yani "öteki" ne yapılan bir yolculuktur. bu yolculuk eleştirel bir gözle yapıldığında ise kişioğlu için başlı başına bir tecrübedir zaten. ancak yukarıda değinmeye çalıştığım tek doğruya odaklı düşünce sistemi ve farklı olana tahammülsüzlük yüzünden en naif tabirle sağlıklı bir düşünce sistemi geliştirmek çok ama çok zor. farklı olana saldırmak, ya da onu görmezden gelerek terbiye etmeye zorlamak bizim düşünce kültürümüzün dayanak noktası. bu yüzden insanı zorlayan, klişelerden sıyrılmış, farklı doğrular üzerine temellendirilmiş hikayeler, tecrübeler, konu özelinde ele alırsak sinema, sorgulanacak, üzerine verimli tartışmalar yapılacak, kişinin kendisini geliştirmesine olanak tanıyacak şeyler gibi algılanmıyor. aydınlanmanın, daha doğrusu çarpık bir aydınlanmanın temel açmazı olan, islami düşünce sisteminde de dengini bulan "düşünmeyi ve sorgulamayı hep daha yüce olana devretme olgusu"(aydınlar, politikacılar, hocalar, tanrı vs.) hepimizi balık beyinli yobazlar haline getirdi. öyle kendine has bir haz toplumu örneğinin içinde yaşıyoruz ki, düşünmek çekirdek çitlemekten biraz daha zorlaştığı anda o düşünceyi yok saymak, ya da tümüyle yok etmek üzerine kurulu tüm silahlarımız harekete geçiyor. olan yine bir şeyler yapmak isteyenlere oluyor. midede kramplarıyla ve terli nöbetlerle bölük pörçük uykular, sinemada öndeki sırada oturan ırkçı, paranoyak, taş kafalı yaşam formunu oracıkta boğazlama fantazileri, evlere odalara hapsedilmiş yalnız beyinler...
devlet tezleriymiş, ciddiye alınmalıymış...
öncelikle, siz bana hiç katılmasanız da ben size birçok açıdan katılıyorum aslında. o yüzden üslubu fazla sertleştirmeye gerek yok.
şimdi.. bu ülkede eğitim ortalaması DÖRT yıl civarında, yeni nesilde ancak sekize doğru tırmanma eğiliminde. öğretmenlerin tamamı üniversite mezunu olduğu gibi özellikle son ekonomik krizlerde artan işsizlik nedeniyle son derece kalifiye insanlar öğretmen olabilmek için uzun kuyruklar oluşturuyorlar.
öğretmenlere "cahil" deyip geçmek kolay ama neye göre, kime göre cahil? okuma yazma bilmeyen anne-babalara göre mi? maça döner bıçağıyla giden adama öğretmeni mi öğretti onu? "kitaplarda namus çok önemlidir, kız kardeşiniz tecavüze uğrarsa falan sıkın kafasına bakalım bir daha yapabiliyor mu?" gibi bir şey mi yazıyor. din kitaplarında laiklik karşıtı tek bir cümle var mı da bu ülkede siyasal islam bu kadar güçlü olabiliyor? hayat bilgisi kitabında bazı gelenek ve törelerin yanlış ve zararlı olabileceği, veya hurafelerin bazı inanışların boş oldukları anlatılmıyor mu da en eğitimli insanlar bile yeri geldiğinde falcılara büyücülere koşuyor?
benim derdim şu, bu ülkede "eğitim sistemi"ne gelen vuruyor giden vuruyor. on yaşında veletler bile "işte eğitim sistemi hmm hmm hmm.." diye ukalalık yapıyorlar. hem eğitim sistemi ezberci diye şikayet edip hem de zamanında matematik öğretmenininin peşinde dolanıp "sınavda ispat var mı hocam. çıkmasıııın.." diye şirinlik yapanlar aynı kişiler değil mi? hangimiz yapmadık bunu? hangimiz tarih öğretmenine "yorum çıkmasın hocam" diye yalvarmadı sıranın altındaki kitabına güvenerek (ben yapmadım gerçi).. hangimiz kimya dersindeki deneylerin eziyet olmadığını düşündü veya deney raporunu keyifle yazdı? veya türkçe dersinde okutulan kitapları gerçekten okumayı denedi? veya yaptığı resimleri veya yazdığı şiirleri öğretmenine götürüp fikir istedi de destek göremedi. bunların konuyla çok ilgisi yok biliyorum ama doluyum bu konularda.
kısaca papağan gibi "eğitim sistemi"ni eleştirmek çok kolay. fakat sorun şu: somut olarak şu yanlış işte diyebiliyor muyuz? diyebiliyorsak alternatifini ortaya koyabiliyor muyuz. koyduk diyelim, uygulanabilirliği var mı bu alternatifin ve başka sorunlar ortaya çıkarabilir mi? benim düşüncem gelişmiş ülkelerin eğitim sistemleri ile türk eğitim sistemi arasında (ekonomik nedenli uygulama eksiklikleri dışında) büyük bir uçurumun falan bulunmadığı. sorun başka yerlerde. yoksa paranoyakça milli eğitim bakanlığının bilinçli olarak zararımıza çalışan bir kurum olduğunu falan iddia atmek mantılkı gelmiyor bana. asıl konuya yavaş yavaş dönüyorum.
şimdi öyle bir anlam çıkıyor ki söylenenlerde, biz milletçe süperiz muhteşemiz, uçacağız, gideceğiz de.. tüm hevesimizle kütüphaneye doğru koşarken kötü niyetli devlet baba kafamıza bir tane indiriyor, başımıza bir at gözlüğü geçirip bizi atari salonuna veya kahvehaneye yolluyor. hatta televizyonlara da silah zoruyla kemal sunal filmleri koydurtuyor ki insanlar uyusun. olabilir tabi, tez tezdir..
"resmi tez" olayı da şöyle. en çetrefilli konulardan biri ermeni meselesidir herhalde. benim ders kitaplardan hatırladığım yaklaşık söyle bir şey: ermeniler sorun çıkartmaya başlamaları ve doğu cephesini tehlikeye sokmaları nedeniyle göçe zorlandılar, ermenilerin buna yanaşmaması üzerine kesinlikle planlı bir hareket olmamak kaydıyla bazı istenmeyen olaylar yaşandıysa da asla iddia edilen boyutlarda ve nitelikte olmadı, ermeniler konuyu şu şu şu nedenlerle ve çıkarlarla gündemde tutmak ve siyasallaştırmak niyetindedirler vs. vs. (hatırladığımı söylüyorum, kimse beni suçlamasın) kısaca okuyan minikler "biz de sütten çıkmış ak kaşık değilmişiz ama olayın çok çok başka boyutları da varmış" der. meselenin önemi ve devletin taraflardan bir olduğu düşünülürse oldukça makul bir tek-taraflı tez. sağda solda dile getirilien diğer tezlerin çoğu çok daha az objektif oluyorlar. yani bu "resmi tez" şeytani de fransa gibi medeni ve özgür bir ülkenin "resmi tezi" olan ermeni soykırımının inkar edilmesi veya varlığının tartışılmasının bile yasadışı oluşu çok mu güzel. evet, "resmi tez" klişesi tüyleri diken diken ediyor ama gerçekten o kadar korkunç bir şey mi acaba. tek yönlü de olsa gerçeğe bir bakış. çok yönlü bakışın bir parçası. ben bu zamana kadar özellikle medyada ordu mensupları dışında resmi tezleri papağan gibi tekrarlayana da rastlamadım üstelik, yani kitapta kalıyor onlar. neyse bunu uzatmayalım. (tarihçi falan da değilim zaten, şimdi bir laf etmeyin bana)
yanlış anlaşılmaları önlemek ve lafı kısa kemek adına maddeleyerek özetlesem daha doğru olur sanırım:
- türk eğitim sisteminin türk toplumu üzerindeki etkisi ancak olumlu yöndedir. unutmayın dört yıl.. umarım bu sistemin bizi aşağı çekmeye başladığı yılları da görürüz.
- türk toplumunda bazı niteliklerin gelişmemiş oluşu sanat üretimini ancak içerik yönünden etkiler. estetiğin eleştirel düşünceyle, açık fikirlilikle, analitik düşünceyle, siyasal görüşle vs. ilgisi yoktur. sanatçısı ırkçı da olsa, gerici de olsa, katil de olsa, cahil de olsa sanat sanattır.
- izleyici açısından rai'nin söyledikleri doğru ve es geçmemek gerekiyor, gerçekten de türk izleyicisin önemli sorunlarından biri yeniliklere, farklılıklara açık olamamak. oysa bir izleyicinin farklılıkların peşinden kendisinin gitmesi gerekiyor. ama bunu genel olarak eğitim sistemine, en azından sizin dediğiniz eksiklikler açısından bağlayamayız. bununla beraber sanat eğitimi konusunda çok ciddi bir boşluk olduğu da bir gerçek.
- eğitimin sanatla ilişkisi çok daha güçlü tabi ama bizim tartışmamız TV üzerineydi. burada paranoidandeoid'in söylediği gibi durumun eğitim sisteminin etkisizleştirdiği insanların seçimlerinin sonucu olması tezine karşı çıktım ben.
- örgün eğitimin etkisi çoğunlukla sosyal çevreden daha az. yine de eğitimde kesinlikle en büyük ve sürekli rol TV'de.
- sorunun kaynağı eğitimde olmadığı gibi geleneksel kültürde de değil. sorun kültürel yozlaşma sorunu. böyle bir yozlaşmada da en büyük etken yine TV'nin kendisi.
kaval çalan bir çobanı bile saatlerce dinleyebilirim ama aynı çobanı parıltılı elbiselerle giydirip TV'ye çıkarırlar, laserler altında burnuyla kaval çaldırırlarsa isyan ederim. ama merak edip bunu izleyen (ve başka işi olmayan) insanları da suçlayamam. - ratingler iyi bir bahane olabilir sadece.
- sinemanın bununla ilişkisi potansiyel sinema izleyicisinin TV izleyicisi oluşudur. sanatı tanımaması, sinemanın kendisine ne verebileceğini bilememesidir. güzel nedir, çirkin nedir kafasında çorba olmuş olması, etik cahili utanmazların yaptığı ahlaksız programlarla yıllarca beyni yıkandığı halde kendini hala ahlaklı sanabiliyor oluşudur. estetik zevklerinin azar azar ama 7 gün 24 saat törpülenmiş, köreltilmiş oluşudur. geleneksel kültüründeki zaafların sonuna kadar sömürülmüş oluşudur. popüler kültür adı altında önce kültür şaşkalozu olup sonra kültürsüzlüğe sürüklenmesidir.
- yani bu etkisizleşme, köreltme, tek taraflı bilgiye maruz tutma işinde eli öpülesi öğretmenlerimizin günahı birse medyanın (TV'nin aslında, kaç kişi gazete okuyor ki) binlerce katıdır. üstelik öğretmenlerden de daha çok para kazanırlar.
- sinema ve sanat bir kültürdür. medya kendi işine gelen sinema kültürünü yaymakta çok başarılı son zamanlarda. gerçek sinema kültürünü oluşturmak ve yaymak da bizlere düşüyor.
You need to log in to post a reply.