Yazı Tura
34 replies · 841 views
beni biraz uğrattı, odaksızlık sorunuyla. filmin ilk yarısı daha iyi ama ikinci bölümde sanki çok derdi olduğu için uzun uzun konuşan ama tam da bu yüzünden ne demek istediğini anlatamayan, cümlesinin başıyla sonu uyumsuz bir manzara çıkıyor. bence bu ilk filmlerin en klasik hatası, her derdini anlatmaya çalışmak, halbuki onların hepinin ayrı ayrı film yapılması gerek. hatta bence sadece gazilerin ikilemi üzerine olsa bu film süper olurdu. yani vatana hizmet etmenin bilinciyle efendi efendi dolanırken, herhangi bir şekilde köşeye sıkıştıklarını hissettiklerinde bunu bir kalkan gibi kullanmaları. bu bence çok ilginç ve zor bir psikoloji. bunu anlamak ve anlatmak da zor olmalı tabii ki ama bencei böyle bir film yapsa biri şahane olur.
abuk sabuk kamera kullanımını bi kenara bırakırsak iki öykünün birbirinden bu kadar bağımsız olmasına rağmen bu şekilde aktarılması beni rahatsız etti. rıdvan ve cevher in hayatları bi şekilde kesişecek diye beklerken film bitiverdi. belki bi innaritu filmine ya da before the rain'e benzer bi kesişme beklerdim. ha doğrudan böyle olsaydı o zaman da nerede bunun özgünlüğü diye laf söylecektim ama bu haliyle bişeyler epey eksik kalmış. demek istediğimi anladınız sanırım.
rıdvan'ın hikayesini çok beğendim. öykü zaten oldukça iyi bu bi de mukemmel oyunculukla birleşince hayran bıraktı beni kendine. erkan can süper adam, daha fazla görmek isterdim.
cevher'in hikayesinde teoman meselesi baya bi battı bana. aynı meseleyi bi çok kez gördük zaten. oyunculuğu da iğrençti bana göre, kıl oldum teoman karakterine. cevher'in babasını oynayan adam gördüğüm en iyi rolündeydi sanırım. nefret ettiğim nejat uygur oyunlarındaki kıl züppe tiplerinden sonra burada kendisini tanımakta zorluk çektim.
soundtrack hayal kırıklığı oldu. müziklerin erkan oğur'a ait olduğunu öğrenince çok heyecanlanmıştım ama deprem sahnesindeki muhteşem tekbir (ne deniyo tam bilmiyorum, ezan değil ama) dışında bişey yoktu.
askerde yaralanmanın yol açtığı fiziksel hasarın çok iyi anlatıldığını düşünüyorum. kulak, bacak farketmez, sadece o anı yaşamak yeterince bozar beni sanırım. bu açıdan da uğur yücel'i takdir ediyorum. genelde olumsuz bi mesaj yazmış olsam da filmi beğendim diyebilirim. beklentilerim oldukça düşüktü, belki de bu yüzden. uğur yücel'in sonraki filminden umutluyum ama.
bence bir türlü orta yolu bulumayan türk sineması açısından bu film bir noktda çok anlamlı ve yerinde duruyor. uğur yücel zaten yetenekli bir adam ve sinema anlayışıda bence çok iyi.. kamera kullanımı çok beğendim filmdeki bulantı ve stres atmosferiyle çok uyumlu filmin ilk yarısı çok iyi ikinci yarısıda iyi genel olaraksa mükemmel film..aynen devam uğur yücel..
öyküler kesişmiyor mu? kesişme sadece iki karakter aynı karede yer bulunca mı oluyor.. çok özgün bikaç kesişme var ki, farkedilip irdelendiğinde alt metnin ne kadar iyi olduğu daha iyi anlaşılır..
bunun dışında kamera kullanımı kanımca iyiydi, sadece biraz tutarsızdı.. öyle alışılır bir tarzı yoktu.. bu da mevcut haliyle orijinal bişey aslında.. filmde herşey dalgalı bir seyir izliyor zaten, psikolojiler, olaylar.. ama "abuk subuk" tanımlaması ne demek öyle.. neden abuk subuk.. standart dışı olduğu için mi.. derslerde anlatılanlardan farklı olduğu için mi? neden?
remzi wrote:
öyküler kesişmiyor mu? kesişme sadece iki karakter aynı karede yer bulunca mı oluyor.. çok özgün bikaç kesişme var ki, farkedilip irdelendiğinde alt metnin ne kadar iyi olduğu daha iyi anlaşılır..
bunun dışında kamera kullanımı kanımca iyiydi, sadece biraz tutarsızdı.. öyle alışılır bir tarzı yoktu.. bu da mevcut haliyle orijinal bişey aslında.. filmde herşey dalgalı bir seyir izliyor zaten, psikolojiler, olaylar.. ama "abuk subuk" tanımlaması ne demek öyle.. neden abuk subuk.. standart dışı olduğu için mi.. derslerde anlatılanlardan farklı olduğu için mi? neden?
ne ders aldım ne başka bişey. ben abuk sabuk olarak tanımladım, sen istediğin kadar sevebilirsin. ben bu kesişmeyi yeterli bulmadım, sen ikisini aynı karede göremediğimden böyle düşündüğümü sanabilirsin.
geniş yorum ve ben? biraraya pek sık gelmeyen bi ikili. beklemek lazım, belki olur.
ya arkasından konuşmak gibi olmasın diye ve merak ettiğim için tabii ki, sordum ben bunları Uğur Yücel'e kamera kullanımı ve görüntüler konusunda ben yaşanan bir acıya sabit bi açıdan bakamazdım o acılara inandım ve bana hissettirdiği gibi çektim aslında belki kafamın içi aynı görüntüler gibi dedi. bir de paralel kurgu hikayesini sordum. şunu da eklemeliyim paralel kurgu beklememin nedeni en başta ikisinin birlikte gösterilmiş olması doğal olarak aynı minvalde seyir bekliyorsunuz neyse onun için de dedi ki "evet ne kadar güzel olurdu değil mi hatta sonda da buluştururduk bilmiyorum bana fazla kolay ve ucuz geldi."
paralel kurgu olayını sinemada bir çok kişi pek çok defa yaptı.hatta son zamanlarda bu olayın artık cılkının bile çıktığını söyleyebilirim .uğur yücel'in bunu yapmaması bence daha iyi olmuş .zaten filmin başında beraberler ve ikiside ayrı yurdun insanları askerlik sonrası nasıl bir tesadüf onları bir araya getirebilirki.
ucuz her zaman kötü olur diye bişey yok. önemli olan nasıl kullandığın.
Son yıllarda en beğendiğim Türk filmlerinden biri oldu Yazı/Tura.
DV çok tercih ettiğim bir izleme ortamı olmasa da bu filme tam uymuş. Kamera bence mükemmeldi, senaryo, oyunculuk (özellikle Olgun Şimşek) ve kurgu harika. Bende ilk hikayeyi her açıdan daha çok beğendim.
Herşeyden öte bu film samimiydi ve herşeyi derinden hissettirdi. Bravo Uğur Yücel!
Zayıf kalan iki nokta müzik kullanımı ve filmin sonundaki repliklerdi bana göre ama o kadar kusur kadı kızında da olur.
Görmeyenlere tavsiye ederim.
Neden bu film, hakkında birşeyler yazılmayı zorunlu kılıyor? Biraz da bunu anlamak için yazıyorum !
Böyle bir filmi bir defa izledikten sonra üzerinde yorum yapma cüretimi bir yana bırakacak olursam:
Birinci bölüm...
Filmin konusundan kendisini yalıtmış, bütün entel birikimlerini kusacak platformlar arıyan arkadaşların, ilk takılmış oldukları nokta kamera hareketleri olsa gerek. Haklılar da kendilerince. Boktan bi kamera kullanımı var Uğur abinin. Öylesine boktan kullanıyor ki kamerasını mideniz bulanıyor ve film arasında lavaboya gidip kusmak istiyorsunuz. Nihayetinde bizler alışmışız sinemayı iki saatlik bir eğlence olarak görmeye. İşte bu noktada çıkıyor amaç ortaya. Tam 4,5 yılını bu filmi çekmek için harcamış ve "kendisini gözü kapalı uçuruma atmaya hazır" bir adamın kimseyi eğlendirmek gibi bir derdi olmadığını anlamamız gerekiyor.
Kısa süreli genel çekimlerle bulunulan mekan için kartpostallar yaratırken, hemen sonrasında karekterin gözlerinin içine kadar giri veriyor kamerasıyla! Evet can sıkıcı, hemde çok. Acıları ve haykırışları yüksek bir yerlerden güzel bir manzara gibi izleyen bünyelere ağır geliyor, bu insanlarla göz göze gelmek. Oysa biz alışmışız gazilerimizin törenlerle ağırlanmasına. Oysa biz alışmışız ölenlerin dağlarada terk elilmesine yada bayrak sarılarak "vatan sağolsun" denilmesine. Oysa biz alışmışız...
Şeytan Rıdvan'ı izlerken, baştan son ana kadar şamarlanan, tekmelenen, duvardan duvara vurulan bir tanığızdır olaylara. Kah yerden kah tavandanda olsa koltuğuna çivilenmiş birer şahit olarak yaşamın içerisinden gelen ve görmemezlikten gelinen gerçeği, bir de sinema perdesinden izlenmeye zorlanıyoruz. Tvlerde ki seçki görüntülere ve hazır gıdalara alışmış bünyelerde çarpıntı yapması kaçınılmazdır elbette!
Eğer hala koltuğunuzdaysanız, küfürler hafif gelir. Ağızlardan dökülecek daha içli küfürler beklersiniz. Hakan canın "Gemi'den küfürler"inden almıştır diye kendinizi avutsanızda, Şeytan Rıdvan'ın olup bitenler karşısında, bir futbol maçındaki taraftar kadar bile kızmadığını üzülerek izleriz. Oysa böyle değildir. Malın gözüne vuran Şeytan, iki küçük rakı devirdikten sonra, hiç kimsenin kendisine inanmayacağı bir anda anlatı verir hikayesini. Ve siz, o ana kadar mazoşist nesnel bakan siz, Şeytanın gözlerinin arasında sabitlenmiş(bu sefer sabitlenmiş! Demek ki kamerayı sabit de tutabiliyorlar) karede durulur, inanmak ile inanmamak arasındaki git-geller bir yana, karşınızda tüketilen rakının ve ciğerlerinizde kerme bağlayan sigara dumanın etkisiyle Şeytan'ın gözlerindeki derinlikte vaftiz olursunuz.
Ve savaş...
Şeytan'ın, Cevher'in elindeki fotoğrafı aldığı anda elimizde olmayan silahımızla kalkıp mayın tarlası içerisinde koşmaya başlayamıyorsak, dönüp kendimize bakmaya hacet bile yoktur. Çünkü biz bir mayına basmayı dahi hak etmiyoruzdur.
Kimsenin anasına avradına küfr etmemek gerektiğini salık veren (delikanlığa sığmayacağı için) arkadaşınızda kalkıp hem ananızı hemde avradınız olacak kızı becerince anlıyorsunuz ki yaşamak bu kadar gerçek ve bu kadar acı. Peki neydi acının rengi?...
İkinci bölüm...
....
UĞUR ABİ...
Şeytan silahı ağzına dayayınca, protez bacak ile meydanda yalnız başına kalan ananın o yalnızlığı ve çaresizliği vurgulamak için olsa bile, yukardan bakmıyor uğur abi. Hep yanında ve hep ardı sıra yürüyor karanlığa, karanlığa olsada!
Teşekkürler uğur abi...
Önümüzü ve ufkumuzu açtığın için. Hala bir şeylere itirazı olan insanların yaşadığını ve "Her yeni hikaye yeniden filizliyor ağacı" dediğin için !
You need to log in to post a reply.