Ulusal Sinema
36 replies · 796 views
morrison wrote:
Bırakın böyle tartışmalar yapmayı GORA'yı ayakta alkışlamak peşinde efektler, aksiyon, görsel yönetim çerçevesinin içinde Hollywood sinemasının peşi sıra hızla yozlaşıyorlar
o kadar yazdığın güzel şeyi bu cümleler mundar etti gitti benim gözümde...
Amacım (hazzettiğim bir film türü olmadığını rahatlıkla söyleyecek olmamla birlikte) GORA'yı eleştirmek değildi. Daha çok son dönemde öne çıkan ve bir veri olarak önemli bulduğum reklam-sinema arasındaki ilişkide görsel yönetimin sinemanın yerine geçiyor olmasına vurgu yapmaktı.
Mundar oluşa üzüldüm; ama diğer söylediklerim bakidir.
türk sinemasıyla ilgili verdiğim örneğe tam da o açıdan itiraz geleceğini bekliyordum ama tahminimden fazla yanlış anlaşıldı. yazıyı iyice uzatmamak adına araya açıklama cümleleri eklemekten vazgeçmiştim. yine de demek istediğimi sezdirdiğimi sanıyordum. neyse?
ben bu türk filmlerinin oluşturduğu türk sinemasının "sanat" veya "sinema" adına bir değere sahip olduğunu, veya asıl tartıştığımız "sinema"ya örnek oluşturduğunu iddia etmedim. dediğim gibi "ulusal sinema" 360 dereceden ayrı ayrı bakılabilecek geniş bir kavram. burada tek bir açıdan da olsa böyle bir şeyin valığını gösteren bir örnek sunmaya çalışmıştım. TC vatandaşları film çekerler ve yaptıkları filmler bir şekilde birbirine benzer. balıkesirli de olsa hakkarili de olsa benzer. azerbaycanda çekilen filme benzemez ama. üstelik olayı yalnızca içerik açısından da ele almamalıyız. üslup açısından ve belki de en çok teknik açıdan benzerler. hatta bu bakımdan tamamen ticari veya tamamen sanatsal kaygılarla (iki "tamamen" de fazla ya neyse) yapılan filmler bile benzemek zorunda kalacaktır. ayrıca metin erksan'ı veya aydemir akbaş'ı, veya güner ümit'i veya yaşar kemal'i, veya reha muhtar'ı veya ibrahim çallı'yı TC vatandaşları (ve hepsi) bilir en çok, yurtdışında yaşayan soydaşları değil. sayısız nedenle ve sayısız açıdan her türk filmini birbirine bağlayan bir şey, bir ortaklık vardır.
şimdii... bu kesinlikle özgün türk filmi kimliği (kimlikleri) sanat tarihi açısından kayda değer olmayabilir. ne yapalım? sinema tarihinde çok önemli bir yere de sahip olabilirdi, bunu engelleyen bir şey yok. sinemaya bir bakıştır sonuçta. sırf önemsiz diye bütün türk filmlerini çöpe atmak da yanlış ayrıca.
dediğim gibi olaya tek boyuttan bir bakış bunlar. "ulusal sinema" diye bir kavrama ihtiyaç yok, dolayısıyla sosyal bilimlerde yer de olmamalı tezine cevabendi daha çok. zaten olay ilk önce printerson'un da üç mesaj önce tekrarladığı "tanımsızdır"'dan başladı, sonra "vardır ama işlevsizdir, gereksizdir, yanlıştır" oldu, en son da "önemsizdir"e kadar geldi takip ettiğim kadarıyla. herkes farklı açıdan bakıp sürekli açı değiştirince bir noktada buluşamıyoruz doğal olarak. yoksa benim kafam karışık değil.
"ayrıca bir filmin evrensel olup olmadığı tüm dünyada satıp satmadığıyla değil doğrudan sinema için ne ifade ettiğiyle ilgilidir. her şeye pazarlama bakış açısından bakmak...... " bu konuya girip uzatmaya gerek yok. yanlış anlayıp, yine genelleyip, aklımın ucundan geçmeyecek sonuçlar çıkarmışsın. (ben yanlış anlatmış olayım hadi).
yalnızca imdb'de kayıtlı 400 bin film var. herbiri ayrı bir dünya tabi. ama biz bunları incelemek istediğimizde aralarındaki ilişkileri, ortaklıkları, örüntüleri, ekolleri, stilleri, etkilenmeleri vs. ortaya koyma durumuyla karşı karşıya kalıyoruz. ve beynimizdeki nöron sayısının azizliği nedeniyle indirgeme yoluna gidiyoruz. her filmi kendisine en yakın grup altında toplayalım, makul sayıda da (optimum) grup olsun? güzel. peki yakınlığın ölçüsü ne olacak, gruplar neye göre belirlenecek, dahası hangi kritere göre optimum olacak? işin doğası gereği çeşitli alternatifler oluşuyor tabi ama baktığımız kritere göre bu optimum değişiklik gösteriyor. eğer, bütün o bize aynı gelen iran filmlerini sonra kendi içinde incelenmek kaydıyla aynı sepete atarsak ve adına "iran sineması" dersek, bu bir çok amaç için optimum bir sınıflama olacaktır. bu filmler birbirlerine hem çok benzerler, hem de bu tanım son derece pratik ve açık seçik olacaktır (tabi duvara karşı türk filmi mi diye küçücük istisnaları kurcalarsak başka). bu nedenle örneğin dünya sinema tarihini yazacak olsak bizden önce herkesin yaptığı gibi "iran sineması" diye bir başlık açarız, gerekirse de altbaşlıklarla ayrıntılandırırız. bundan da hiçbir pişmanlık duymayız. buna itiraz eden varsa tek yapabilecekleri kendilerine başka kriterler seçip, kendilerine daha "makul" gelen başka bir sınıflandırma yapmaktır sadece. mutlak bi doğru olmadığından "mükemmel" olmayacağı gibi, karşılaştırılabilir olmadığından "daha iyi" de geçersiz kalacaktır.
her sinefil kafasında öznel sınıflandırmasını kabaca yapar tabi, yapsın. ben de yapıyorum. ama bilimsel bir nesnellik ve tutarlılık sözkonusu olunca o haritadaki çizgiler çok işe yarayabilir. biz ne kadar silinsin istesek de o çizgiler sandığımızdan çok daha derindir çünkü.
ulusal sinema yerine milli sinema deyince tepki doğuyorsa bu tepkide faşizme olan tepkinin de payı vardır mutlaka. bu kadar mantıksız bir şeyin nedeni bilinçaltında, büyük olasılıkla da buna bağlı olsa gerek. yoksa milli ya da ulusal lafından neden korkalım ki.
[köşeli parantez açtım. yine: olayın bir boyutu bunlar. genelleme yapmıyorum asla. ama bu boyutlar gözardı edilmemeli bence. yoksa morrison'un dediklerine de katılıyorum. tartışma da pek bir sonuca gidemiyor çünkü aklıma "ulusal sinema" adı altında tartışılacak onlarca başlık geliyor örneğin. tartışmanın ilk çıkış noktasını da bilmiyorum açıkçası, yanlış yere çekiyor olabilirim.]
ha bir de:
Öte yandan sinema bölümlerinden yetişen öğrenciler "sinema" diye sözünü ettiğimiz şeyi hiç mi hiç tanımıyorlar. Bırakın böyle tartışmalar yapmayı GORA'yı ayakta alkışlamak peşinde efektler...
bunu daha önce de söylemiştin sanırım. doğru mu bu? bana pek inanılır gelmedi ama...
şimdii... bu kesinlikle özgün türk filmi kimliği (kimlikleri) sanat tarihi açısından kayda değer olmayabilir. ne yapalım? sinema tarihinde çok önemli bir yere de sahip olabilirdi, bunu engelleyen bir şey yok. sinemaya bir bakıştır sonuçta. sırf önemsiz diye bütün türk filmlerini çöpe atmak da yanlış ayrıca.
neden?
ayrıca: morrison'un söylediklerini ben de gözlemliyorum çevremde. reklamcılık, klip çekmek gibi kamerayla ilgili işler iletişim öğrencilerinin zihnini fazlaca meşgul ediyor görünüyor.
öte yandan, quantino'nun söylediklerine hâlâ katılmıyorum ve tamamının, bütün "bence böyle" demesine karşılık tartışmaya açık olduğunu düşünüyorum. umarım yakında tartışmayı derinleştirecek zamanım olacak....
morrisson'un yukarıda söylediklerinin altına imzamı atıyorum bir de. belki düşüncelerimin anlaşılması açısından şimdilik yararlı olur.
her filmi kendisine en yakın grup altında toplayalım, makul sayıda da (optimum) grup olsun? güzel. peki yakınlığın ölçüsü ne olacak, gruplar neye göre belirlenecek, dahası hangi kritere göre optimum olacak? işin doğası gereği çeşitli alternatifler oluşuyor tabi ama baktığımız kritere göre bu optimum değişiklik gösteriyor. eğer, bütün o bize aynı gelen iran filmlerini sonra kendi içinde incelenmek kaydıyla aynı sepete atarsak ve adına "iran sineması" dersek, bu bir çok amaç için optimum bir sınıflama olacaktır. bu filmler birbirlerine hem çok benzerler, hem de bu tanım son derece pratik ve açık seçik olacaktır (tabi duvara karşı türk filmi mi diye küçücük istisnaları kurcalarsak başka). bu nedenle örneğin dünya sinema tarihini yazacak olsak bizden önce herkesin yaptığı gibi "iran sineması" diye bir başlık açarız, gerekirse de altbaşlıklarla ayrıntılandırırız. bundan da hiçbir pişmanlık duymayız. buna itiraz eden varsa tek yapabilecekleri kendilerine başka kriterler seçip, kendilerine daha "makul" gelen başka bir sınıflandırma yapmaktır sadece. mutlak bi doğru olmadığından "mükemmel" olmayacağı gibi, karşılaştırılabilir olmadığından "daha iyi" de geçersiz kalacaktır.
Aslında başlığı açan iletimde tam da bu sorun üzerinde duruyordum. Bilimsellik ve sınıflandırma zaten tüm tarihyazımının en belalı konusudur. Bu konuda bin kafadan bin farklı ses çıkmaktadır. Bununla beraber belli ilker tüm kuramcılar tarafından da, günümüz için, kabul görmüş durumdadır. Tarihte nesnelliğin tartışma konusu olması gibi.
Bununla birlikte beni baştaki vurgum tam da quantino'nun tartıştığı konuya yönelikti. 20. yüzyıl kapitalizmin ulusal sınırlar çerçevesini kırarak emperyal bir dünya tablosu çizdiği bir dönemdir ve sinema bu dönemin sanatıdır. Yine yüzyıl başlarında ulusal farklar kabul edilmekle birlikte Wölfflin'in sanat tarihi kuramında üslup özellikleri ulusal ya da yöresel özelliklerin önünde anılmaya başlamıştır.
İşin burjuva kanadında bunlar yaşanırken, Marks'ın çizdiği haritaya bakılacak olursa, burada da ulus devlet sisteminin yerini sınıf devletin almaya başlamasının ve giderek devletsiz (dolayısıyla da ulussuz) bir yapının izleri görülebilir.
Birbirinin tam zıttı olan iki bakış açısından durum böyle.
Gelelim soruma: Sinema bir 20. yüzyıl üretimi olarak ulusal çerçeveyle tanımlanabilir mi? Yoksa bu çerçeve bir sınıflandırma girişimi olarak bile onu sıkar / boğar mı?
Duvara Karşı'nın özellikle iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Büyük ödülller aldı ve bizim ülkemizde ancak pornografi sevdası yüzünden ilgi çekti. Ya Ferzan Özpetek'e ne demeliBen kendisini Almodovar'ın ikiz kardeşi olarak görüyorum. Türk sinemasında hiçbir önceli olmayan, çünkü aslında Türk sinemasından (dediğim dar gelme şimdi daha iyi anlaşılıyordur umarım) da olmayan bir örnek.
Asıl problemin sinemanın ne olduğunun "nasıl anlaşıldığında" yattığını düşünüyorum. Ulusal sinema için; sinemayı bir kültürel etkinlik (turistik anlayış - Erkan Mumcu örneğin olduğu gibi) olarak görürseniz farklı, boş vakit geçirme aracı (Hollywood sineması) olarak görürseniz farklı, insana dair bir olanaklar alanı olarak görürseniz farklı cevaplar verirsiniz bu soruya.
NOT: GORA hakkında söyledikleirm üzerine quantino'nun "doğru mu bu" sorusu için şunu söyleyebilirim: Commitments hakkında konuşurken sinema bölümünde master'ını vermek üzere olan bir tanıdığım tarafından söylenmiştir (ve genel bir eğilimi taşıdığını düşündürtecek çok fazla kişi tanıdım): "İyiydi ama bitti. Sinema eğlence işidir. Artık kimse oturup o tür filmler izlemek istemiyor."
Toplumbilim: Avrupa Sineması Özel Sayısı
Ocak 2005, Sayı 18
İçindekiler
Fatih Özgüven: Europa’nın Katetmediği Topraklar: Avrupa Sinemasına Bir Kuşbakışı
Murat İri: Hafızadan Harekete: Görünen ve Kaydedilen Gerçeklik
Thomas Elsaesser: “Lumiere’den Sonra Sinema” Filmsel Görüntünün “Orijinini” Yeniden Okumak
Melis Behlil: Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok: Başından Günümüze Hollywood’daki Avrupalılar
Ayla Kanbur: Göçmenliğin Gölgesinde
Z. Tül Akbal Süalp: Sığınaklar, Kiracılar ve Gecenin İçinde Kaybolanların Ev Sahipleriyle Eşitlendiği Öyküler: Yedinci Kıta
Deniz Göktürk: Evde Kimse Yok mu?: 1990’lar Avrupa Sinemasında Göçmen Kimlikler
Bülent Diken, Carsten B. Laustsen, Türkay Nefes: Hamam
Kaya Özkaracılar: Kıta Avrupası Korku Sineması Geleneğinin Farklılığı
Peyami Çelikcan: Avrupa Sineması ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği
Deniz Bayrakdar Sevgen: Godard On Godard veya Jlg Par Jlg
Hasan Akbulut: Modernist Bir ‘Sanat’ Filmleri Yönetmeni: Ingmar Bergman
John Hill: Çağdaş Britanya Sinema Endüstrisi, Politika ve Kimliği
Dominic Keown: Metalaştırma Eleştirisi: Çağdaş İspanyol Sinemasında Kışkırtıcı Bir Akım
Dina Iordanova: 1990’larda Balkan Sineması
Nevena Dakovic: Savaşları Yansıtmak: Yugoslav Sinemasında Yugoslav Savaşları
Necla Algan: Angelopoulos Sineması
Övgü Gökçe: Çek Yeni Dalgası: Parlak Bir Kuşağın Temsilcileri
James Morrison: Eski Ustalar: Kubrick, Polanski ve Modern Sinemada Geç Stil
Elif Rongen-Kaynakçı: Avrupa’da Sinema Arşivciliğinin Son 15 Yıllık Serüveni: Avrupa Film Arşivlerinin Bugünkü Manzarası
Esra Özcan: Eurimages ve Türkiye’ye Genel Bir Bakış
Barış Pirhasan, Esra Özcan: Barış Pirhasan’la Avrupa Sineması ve Eurimages Üzerine
Tim Bergfelder: Avrupa Sinemasını Yeniden Düşünmek: Avrupa Sinema Tarihi Yazımı İçin Kavram ve Öneriler
Morrison'a bir çok noktada katılıyorum.
Sorusunu da doğru sorulmuş bir soru olarak görüyorum. Yazmam gereken bir iki nokta olduğunu düşünüyorum.
Dünya nereye gidiyor? Yeni feodalizm, yeni faşizm ve tekrar ilkellik. Savaşçı liderler, dogmatik ayrımcılık 20. yüzyılın sonuyla beraber şoke edici bir şekilde insanlığın gündemine geldi. Doğal olarak da ulusallık (böyle yazınca nahif oluyor sanırım), yok yok adlı adınca milliyetçilik hortluyor dünyanın her tarafında.
Geçişlilik, çok seslilik sona ererken sert kutuplar baş gösteriyor. Bu tartışmada hemen İran sineması öne sürülür. Biraz ideoloji bilen insan evladı, neden azeri sineması, neden afgan sineması, neden pakistan sineması coşmadı da iran sineması coştu kavrar. hollywooda karşı iran işte...
morrison'ın sorusuna dönecek olursam. boğar mı boğmaz mı bilmem ama sinema eğer böyle bir sürece rağmen devam ederse, artık sanat kimliğini koruyamaz olur.
You need to log in to post a reply.