Skip to content

Nuri Bilge Ceylan

84 replies · 1,416 views

QU
quantino
Joined: Nov 09, 2004
102 posts
Mar 03, 2005, 06:28 PM#18658

ortamın gerilmesine hiç gerek yok. çok güzel bir tartışma. fiction'ı da diğerlerini de anlıyorum ve hak veriyorum. ama fiction'ın vurguladığı ve benim anlatmak istediğim şeylerin de çok önemli olduğunu düşünüyorum.

genel olarak sanatı görmezden gelmeye çalışan ve kendi sanatçıları ve tv dizileriyle meşgul kitleyi görmezden geliyorum

sevsek de sevmesek de sinema kitlesel bir sanattır (ben hiç hoşlanmam mesela bunun sonuçlarından). gelişimi toplumun gelişimiyle paraleldir biraz. sadece sinema değil üstelik tüm sanatlar tüm insanlığa aittir. sanatın tadına varmak da bilgi değil kültür işidir. sinefil sıfatı da bir ayrıcalık, bir üstünlük göstergesi değildir. ben burada görmezden gelmek, dışlamak yerine kucaklamak, anlatmaya ve sevdirmeye çalışmak, yetmiş milyon sinefil yaratmaya çalışmak yolunu seçtim hep ve seçerim. "entel-dantel filmi" gibi iğrenç ve tamamen asılsız bir tabir varsa bunun kökünü kazımayı görev bilirim, nimetlerinden faydalanmayı değil. bu konuda buradaki herkesin benimle aynı amacı taşıdığına eminim ama sorunun kökenini biraz da buradaki tartışmada gördüğüm için söylüyorum bunları.

örneğin geçen gün siyaset meydanında sinema tartışması vardı biliyorsunuz. koca koca abilerimizin, türk sinemasına yön veren insanların olaya bakışını gördük. "kişisel bunalım filmi" diye bir şey çıktı ortaya. bunun yanında "sosyal içerikli film", "mesaj kaygılı film", "siyasi film" laflarını zaten biliyoruz. bu son üçü geçmişte sapla samanı ayırmak için kullanılan ve sadece içeriğe dönük sıfatlardı. sinema kültürü gelişmemiş bir ülkede doğal tabi. "kişisel bunalım filmi" de bu alışkanlığın devamı gibi. "birtakım adamlar yalnızca kendilerini tatmin etmek için, kendi sanatçı bunalımlarını anlatan ve halkı asla ilgilendirmeyen filmler yapıyorlar". bu kadar basit mi? ben niye aşık oluyorum o zaman o filmlere, beni ilgilendirmiyorsa?

sonra bazı filmler çok ödül alınca bir kalkan oluşuyor etraflarında. kimse o filmlere laf edemiyor, herkes sevmiş gibi yapıyor. ta ki birisi çıkıp mizahın o sihirli gücüyle o zırhı delene kadar. insanlardaki o gerginlik bir anda boşalıp yerini "kral çıplak" demenin dayanılmaz hafifliğine bırakıyor. bunlar zararlı durumlar.

sanatın insanlara "ağır" geldiği iddia ediliyor. işten yorgun dönenler tv dizileriyle rahatlıyor. bu ne saçmalıktır. oysa sanat insanı dinlendirir. tv dizilerinin işledikleri konular ise çok daha "ağır", çok daha yorucudur. ben mesela tv dizilerine on saniye bile bakamıyorum. beni iten şey anlattığı şeyin hafifliği değil. görüntüdeki ve fon müziğindeki zevksizlik.

sanatı sanat yapan bu "zevk" faktörüdür işte. estetiktir. insan yaratıcılığının doruk noktalarından biri olmasıdır. anlattığı şeyin derinliği çok sonra gelir. resimli felsefe kitabı değildir ki sinema anlattığı şeyin derinliğiyle değer biçilsin. hem sanat yalan söyleme üzerine kurulmuştur zaten, ne felsefesi. aristo değil miydi tiyatro'ya karşı olan?

hem sinemada iki temel ekol yok mudur? bazin'in deyimiyle "görüntüye inanma" ve "gerçeğe inanma" olarak özetlersek, görüntüye inanan sinemayı dışlayacak mıyız? zaten "gerçeğe inanma" da gerçeğe uygun olanı malzeme olarak kullanmadır, hayatın anlamını arama falan değil?

degil bir filmin bir karesine bakararak, taksim meydanindan caddeye dogru bakarak bile sana bir suru anlamlar cikarabilirim. cikarilabilir cunku. bir filmi manzarasina bakarak degil gormeye calisarak izlemeni tavsiye ederim.

anlam çıkarılabilir tabi, sorun o. her şeyden anlam çıkarılabilir. ama çıkan bu anlamı o esere mal etmeye ne kadar hakkımız var? üstelik taksim meydanı bir sanat eseri de değil? darxoul'un dediği gibi filmden yola çıkarak düşünürüz ve hayatımıza bir şeyler katarız belki. doğru, yapılabilir, yapıyoruz da zaten ister istemez. bizim çıkarmamıza da gerek yok, yönetmen gözümüze de sokabilir. benim şiddetle karşı çıktığım şey filmlerin bunlarla tartılması, filmin bir ana fikri varsa bunun film değerlendirirken (kolaya kaçarak) merkeze oturtulması, yokluğunda anlamlar yakıştırarak filmin çarpıtılması.. ve tüm bunları yaparken filmin ekseninden dışarı çıkılmasa bile, filmin asıl cevherinin ıskalanması. tam dediğimi anlatmasa da basit bir örnek vereyim. bazı amerikan filmleri çok basit bir ölçütle yargılanırlar: sistemin yanında mı karşısında mı? ya da stüdyo yapımı mı bağımsız mı? yaratıcılık, sinema dili veya estetik kimsenin umrunda değil.
görüntü yönetmenleri resim ve fotoğraf sanatından renk paleti ve ışıklandırma konusunda her zaman ilham alırlar. tek bir kişi de çıkıp filmi eleştirirken veya analiz ederken bu bağlantıları araştırsın, filme sanat tarihi çerçevesinden baksın. veya tiyatro tarihi veya kuramlarıyla ilişkisini incelesin. "sanat" ve "sinema" kavramlarını yan yana getridiğimizde bunu hakkıyla yapmak gerekiyor. isterse dünyanın en yüzeysel şeyini anlatsın, bize ne?

ben bu fotoğrafı oldukça hüzünlü buldum. kendisine yoğunlaşan bir içine kapanma hali var biberin. ışığın, biberin üstüne düşüş biçimi de bu duygularımı güçlendiriyor. ayrıca biberin bibere göre sol tarafının bereli olması, bu içine kapanıklık halinin bütünüyle nedensiz olmadığına işaret ediyor bence. biberin o yarayla harekete geçen içe kapanma hali bir süre sonra yarası kapanmaya yüz tutsa da varlığını sürdürüp derinleşmiş gibi.

biraz hileli cevap vermişsin gibi ama fark etmez. doğru, biberin sana anlattığı değil, senin düşündüklerin, daha doğrusu hissettiklerin bunlar. biberin bir şey anlatamayacağı açık zaten. hüzün bir duygunun adı. bu fotoğraf sana hüznü anlatmıyor, yaşatıyor. üstelik bana böyle bir duygu yaşatmadı. fotoğrafın sana çağrıştırdıkları söz konusu, anlattıkları değil. burada önemli olan şeylerden biri ilk bakışta insanı etkileyen görsel estetik. ışık ve gölgenin insan büyüleyen bir uyumu var ve çok tatlı bir doku söz konusu. ikincisi oluşan soyut formların bize yaptığı çağrışımlar. bir yumruğa, kafasına vuran bir insana, birbirine sarılmış iki insana, sevişen iki kuğuya veya yılana, veya bir surata benzetebiliriz. aslında bu saydıklarımdan hiçbirine açıkça benzemez ama az da olsa bir çağrışım yaptı bende. anlamı yok ama güzel. üçüncüsü ise somut hiç bir çağrışım yapmayan, fakat nedensiz bir şekilde insanın hoşuna giden formlardır. bu tip tanımlanamayan ve sadece o esere özgü duygular hüzün gibi bildik duygulara göre daha önemlidir bana göre. dördüncüsü ise tüm bunları başaranın bir biber olmasının şaşkınlığı ve bunu çeken fotoğrafçıdaki yaratıcılık, zevk ve zekaya olan hayranlıktır. hepsi bir araya gelince kişiye özel benzersiz bir deneyim yaratır. olay bundan ibarettir. bu fotoğrafın bir mesajı olsaydı bile, aynen fotoğrafa saklı surat gibi araç olma ötesinde bir işlevi olmayacaktı büyük olasılıkla.

sinemanın göstergelerle kurulu olması, doğrudan anlam taşıyan sözler ve resimler içermesi, anlam parçacıkları, çağrışımlar ve göndermelerle örülü oluşu bir filmin amacının bu olduğu anlamına gelmez. sinemanın estetiği bu anlam ilişkilerinde saklı olduğu için bu böyledir. bu anlam parçacıklarının içeriği önemli olduğu için değil, dediğim gibi çok yüzeysel de olabilir.

kubrick'in sözünü daha önce defalarca örnek vermiştim, sinemanın müzik gibi olduğunu, duygularla ilgili olduğunu, anlam ve hikayenin çok sonra geldiğini söylüyordu. bu ustayı sevmeyenler için bu sefer örneğimi tüm sinema tarihinde en derin konuları işleyen, en dolu filmleri yapan bir başka ustadan seçiyorum:
"Film as dream, film as music. No art passes our conscience in the way film does, and goes directly to our feelings, deep down into the dark rooms of our souls." ingmar bergman

MO
morrison
Joined: Feb 08, 2005
50 posts
Mar 04, 2005, 08:50 AM#18667

Ficton'a gösterilen tepkinin söyledikleriyle ilişkisi olduğunu sanmıyorum. Hepimiz konu üzerine düşüncelerimizi dile getirmeye çalıştık. Kimsenin çıkıp da bir diğerine "bunlar midemi bulandırıyor", "abuk sabuk", "öküzce", "uyuz entel" deme hakkı yoktur.

Quantino'nun söylediklerine gelince;

Ficton'ın seninle aynı şeyleri söylediğini düşünmüyorum. Nedensizlik, anlamsızlık, basitlik gibi kavramlar bir günde ortaya çıkmadı. Bunların en azından toplumbilimsel kökenleri var (Psişik nedenleri bir kenara bırakıyorum).

Quantino'nun son yazdıkları ise sanat eseri bağlamında çok önemli bir ayrıma işaret ediyor. Bu ayrım, Kant'tan bu yana süren estetiğin özgüllüğüne ilişkindir. Bilindiği gibi felsefe tarihinde sanat felsefesinin kökenleri çok gerilere (antik çağ filozoflarına kadar uzanırken) estetiğin kökeni Baumgarten'e kadar geri götürülebilmektedir. İlk kez olaraksa Kant, estetiği iyi'den ayırarak salt nesnenin biçimine yönelik bir olgu olarak ortaya koymuştur.

(Burada hemen bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Şiir başlığı altında sanatı ve sanatçıyı ideal devletinden kovan kişi Platon'dur. Bunun sebebiyse -tam da quantino'nun söylediğinin tersine-sanatın bir anlam üreticisi olarak , Platon'un felsefesinin üzerinde ısrarla durduğu, gerçek olan idealar dünyasını değil, yanılsama olan görünümler dünyasını taklit etmesidir. Yani taklit yoluyla üretilen anlamın nesnenin yanıltıcı doğasının sonucu olduğunu söyler Platon.)

Kant'a geri dönecek olursak. Quantino estetiği gündeme getirerek ve salt nesnenin kendisiyle ilgilenmemiz gerektiğini söyleyerek önemli bir noktaya parmak basıyor. Fakat daha başlangıçta bir yanılgıya düşüyor. O da "zevk"le "estetik"in yine Kant'tan bu yana çık kesin sınırlarla birbirinden ayrıldığıdır. Zaten "güzel"i her türlü dışsal etkenden sıyırdığınızda sujenin objeye karşı hissettiklerini konu alan "hoşlanma" ve "zevk", "yarar" duygusuyla ilişkili olacağından tamamen estetik alanının dışında kalır. Yani güzel olanın güzel olma nedeni sujenin ondan zevk alması değildir. Öyle olsaydı bu içinden çıkılamayacak bir görelilik durumu arz ederdi ve bu da Kant'ın hiç arzulamadığı bir şey olurdu. Bu konuda Wittgeinstein'ın ünlü mottosu anımsanabilir: "Hoş olan güzel değildir." (Aslında bu ifade tüm kitle kültürü yaklaşımlarının üzerini kalın bir kalemle çizmektedir.) Tüm bunlarla birlikte sanat eserini sadece görününle sınırlayarak oldukça metaryalist bir yaklaşım sergileyen Kant uslamlamasını burada bırakmamıştır. Onun poetikasının temel noktası sanat eserinin "ereksiz erekliliği" fikrinde yatar. Kant idealizmi de denen bu yaklaşım kaba hatlarıyla söyleyecek olursak, sujenin objeye yüklediği amaçlılık fikriyle temellendirilir. Asıl olarak bir amaca yönelmeyen ve bu yüzden de etik gibi alanlardan ayrılan estetik, sanki bir amacı varmış gibi algılanarak görelilikten kurtarılır ve tüm insanlara yayılan bir "ortak duyum" alanı haline gelir.

(Bu konuda daha fazla detaya girmeden bir kaynak önermek istiyorum: Taylan Altuğ'un Payel Yayınları tarafından basılan "Kant Estetiği" bu konuda bir çok alt başlıkla bu sorunu detaylı olarak ve genel Kant felsefesiyle ilişkisi içinde tartışmıştır.)

Şimdi, Quantino'nun altını çizdiği estetiğin özgüllüğü ve sanat yapıtı için belirleyiciliği sorununa dönersek; Kant'la temellendirilebilecek bu yaklaşım yeni ontolojinin sanat kuramıyla bütünüyle terstir. Kant'ın gösterdiği yoldan ilerleyen Hartmann gibi felsefeciler, sanat eserini özgüllüğü içerisinde ele alarak diğer alanlardan ayırmışlar ve fakat Kant'ın üstesinden pek de gelemediği "ortak duyum" noktasında, daha önceki iletilerimde bir miktar açmaya çalıştığım, tabakalı yapının yardımıyla zihinle duyum arasındaki boşluğu -deyim yerindeyse- doldurmuşlardır. Sanat felsefesiyle estetik arasındaki ayrım da burada temellenmektedir. Bu noktada Quantino'nun hoşlanmadığını düşündüğüm pozitivist yaklaşım tam da onun savunduğu Kant'ta temellenen estetik anlayışıyla örtüşmektedir.

Bütün bunlardan sonra; sanatta anlatımcılık, mesaj iletme (gösterge bilim-?) gibi yaklaşımlar bu ayrım çerçevesinde düşünülmelidir. Sanat eseri "güzel"i yaratırken ne yapmaktadır? İnsan niye "sanat" yapar? Bu anlamda sanat nedir? Tartışmamızın kökeninde yatan gerçek soruların bunlar olduğunu düşünüyorum.

QU
quantino
Joined: Nov 09, 2004
102 posts
Mar 05, 2005, 04:11 PM#18702

morrison, açıkçası yazının anafikrini tam anlamadım (yoksa sen de mi mesaj vermeye çalışmadın).

Şimdi, Quantino'nun altını çizdiği estetiğin özgüllüğü ve sanat yapıtı için belirleyiciliği sorununa dönersek; Kant'la temellendirilebilecek bu yaklaşım yeni ontolojinin sanat kuramıyla bütünüyle terstir. Kant'ın gösterdiği yoldan ilerleyen Hartmann gibi felsefeciler, sanat eserini özgüllüğü içerisinde ele alarak diğer alanlardan ayırmışlar ve fakat Kant'ın üstesinden pek de gelemediği "ortak duyum" noktasında, daha önceki iletilerimde bir miktar açmaya çalıştığım, tabakalı yapının yardımıyla zihinle duyum arasındaki boşluğu -deyim yerindeyse- doldurmuşlardır. Sanat felsefesiyle estetik arasındaki ayrım da burada temellenmektedir.

Kant'tan sonra ne oluyor onu anlamadım. sinemanın doğuşundan yüz yıl önce falan yaşamıyor mu bu adam? benim yapmaya çalıştığım 21. yüzyılda yaşayan biri olarak sinemayı ve genel olarak sanatı ve daha çok da pratiğini anlamaya çalışmak. çıkış noktam da izlediğim filmler ve okuduğun sinema üzerine yazılar. yani kant'ın yanılmış olması benim yanıldığım anlamına gelmez, ben gördüklerimden yola çıkıyorum. O yüzden Kant'tan sonra ne olduğunu merak ediyorum. Tabakalı yapı diyorsun, yani sanatçının amacıyla izleyicinin aldığının ayrılması. Burada da sanatçının amacından çok eserin nasıl algılandığı önemli. Bunun farkındayım zaten, itirazım da yok. Fakat beni nasıl çürüttüğünü anlayamadım. Hatta Kant'a nasıl alternatif oluşturduğunu da anlamadım. Kant'tan sonra ne oluyor?

Yani güzel olanın güzel olma nedeni sujenin ondan zevk alması değildir. Öyle olsaydı bu içinden çıkılamayacak bir görelilik durumu arz ederdi ve bu da Kant'ın hiç arzulamadığı bir şey olurdu.

peki nedir güzel olanın güzel olma nedeni, bunu merak ediyorum? Bir de cımbızla çekmek gibi olacak ama Kant bunu arzulamadıysa bize ne? Her şeyin bir mantığa oturtulması, nedeni olması, tutarlı olması biraz ayrı konular gibi. Demek istediğim işin felsefesine dalıp pratiğini bir kenara bırakmayalım. sanat eserlerini sanatçılar yaratır ve değerlendirir, felsefeciler değil.

Aslında dediklerinin farkındayım. Haz ile estetiği bir araya getirirken de yanlış yaptığımın farkındaydım. Diğer yandan, bence işe yarıyor.
özellikle sinema üreten kişilerin böyle bir mekanizmanın farkında olması gerek. sinemanın özelliği gerçek hayat deneyimine neredeyse eşdeğer oluşu. izleyiciye bir "deneyim" sunması ve doğrudan duygularına hitap etmesi. büyük filmleri ve büyük yönetmenleri diğerlerinden ayıran bunu yaparkenki başarı ve yaratıcılıklarıdır çoğu zaman. yönetmen duyguyu anlatır ve izleyici duygu alır. izleyici aklını devreye sokup filme daha derin bakabilir ve daha farklı tatlar da alabilir tabi. iyi bir izleyici filmin derinine iner ve ayrıntılardaki güzelliğin tadını çıkarır. fakat en sıradan izleyici filmin konusu ve hikayesi boyutunda kalır. şimdi, burada devreye eleştirmen girince işler karışıyor. eleştirmen veya film hakkında fikir belirten insanlar olaya nesnel bakma durumunda olduklarından kendi duygularını ifade etmeleri anlamsız olacaktır. nesnel bir şekilde filmin derinine inmek, o filmi anlamaya çalışmak mümkündür. fakat genelde (ve özellikle türkiye'de) çoğunlukla yapılan filmin derinine inmek yerine yüzeydeki ve yine bergman'ın deyimiyle "iskelet" konumundaki konuyu alıp onu derinleştirmektir. hatta sonra haluk şahin çıkıp "ben bu filmi hiç sevmedim, niye cannes'da böyle bir ödül verdiler anlamadım. türk sineması'nın böyle filmlere ihtiyacı yok artık, biz çok gördük bunun gibi film" de der. hele bu içeriğin birazcık da siyasi bir tarafı varsa işte o zaman seyreyleyin gümbürtüyü.

sunset blvd. sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri kabul edilir ve izleyeni çarpar. bunun asıl nedeni kahramanca hollywood'u eleştirmesi değildir. burada meşhur son sahne ve o sahnenin filmin son ve dolayısıyla akılda kalıcı sahnesi olması daha etkilidir bence. bu sahne bir şey anlatmaz, daha önce anlattıklarını tekrar eder sadece. fakat insanın tüm benliğini sarar, belki bilinçaltına ulaşır, izleyeni çarpar. anlaşılmaz bir şeydir bu. iyi bir eleştirmen veya araştırmacı belki bu sahnenin derinine inip başarısını aydınlatabilir, tüm sanat dünyası da faydalanır bundan. bunu az kişi yapar. filmin ne anlattığını anlamak filmi anlamak değildir. hiçbir film tek bir şey anlatmak zorunda olmadığı gibi, filmin başarısı içeriğiyle ilgili olmak zorunda değildir. biçimle de ilgili olmak zorunda değildir aynı şekilde. bu kadar tekrardan sonra iyi anlaşılmıştır sanıyorum.

daha da öteye gidersek filmin bütününün değil tek bir saniyesinin bile hayranlık uyandırıcı oluşu yeter. sinefilin peşinde koştuğu da budur bence. bu nedenle en kötü denen filmler bile izlemeye değer. hatta sanırım yine bergman'ın bu konuyla da ilgili bir sözü vardı ama aylardır arıyorum, bulamadım. kötü denen bir filmin bile "en iyi" denen filme eşit olabileceği yolunda. hatırlayan varsa söylesin.

"İnsan niye "sanat" yapar?" sorusuna benim yanıtım hayranlık uyandırma isteğidir. "hayranlık" da başlıbaşına bir duygudur zaten. çıkış noktası da budur.

MO
morrison
Joined: Feb 08, 2005
50 posts
Mar 05, 2005, 11:09 PM#18713

Son söylediklerinin içinde daha önce savunduğunla çelişen pek çok nokta var. Özellkle de yazının finalinde sanat hayranlık uyandırmak için yapılır derken... Ben sanatçıyı "yazmasa çıldıracak olan bir adam" olarak (başka türlü yaşayamayacak biri olarak) tanıdım, başkaları beni sevsin, bana hayran olsun diye çırpınan biri olarak değil... (Bu olsa olsa "popstar" olabilir.)

Kant'la ilgili kısmı azıcık açmaya çalışayım. (Felsefi olarak üzerine bunca yıldır kelam edilen bir adamın kuramını iki satır da nasıl açacaksam...)

Kant'ı örnek göstermem onun sinema kuramına katkıları, yahut senin Kant'ı savunman değildi elbet. Ancak sanat eseri içerikle değil, biçimle vardır yollu açıklaman bizi Kant estetiğine götürüyordu. (Gördüğün gibi sen dilediğin kadar felsefeyi "bulaştırmak" istemediğini söyle o gelir bulaşır işe. Çünkü felsefe zaten birilerinin bir şeyleri çok sevmelerinden -sinefildeki "fil" eki philesophia'dan gelmez mi?- ve o konu üzerine bütünlüklü, derli toplu bir bilgi üretmeye çalışmalarından kaynaklanır.)

Kant estetiği senin savunmaya çalıştığın şeyi öz olarak en iyi ortaya koymuş düşünüştür ve yüzyılımızda da kendine pek çok yandaş bulmaktadır. Bu düşünce öz itibariyle güzelliğin biçimle ilgili olduğunu söyler. Herhangi bir eserden çıkarılacak ders -mesaj- etiğin alanına gireceğinden estetiğin konusu olamaz der Kant. Bizi salt duyumların alanına götürür. Ancak burada da zihinle duyum arasındaki uçurum konusunda pek çok önemli açıklamalarda bulunur. Bir önceki mesajımda bunlar üzeirnde kabaca durmaya çalıştım. (Zihnimizin kavradığıyla duyumlarımıza verilen arasındaki ilişkiye dikkat edersen anlamla ilgili tartışmamızla bunun ne kadar ilgili olduğunu görürsün.)

Kant'tan sonrası için önceki iletilerime bakmalısın. Orada Hartman ontolojisinin tabakalı yapısını, yani zihin ile duyum arasında kurduğu ön plan arka plan ilişkisini, dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım.

Demek istediğim işin felsefesine dalıp pratiğini bir kenara bırakmayalım. sanat eserlerini sanatçılar yaratır ve değerlendirir, felsefeciler değil.

Bu düşüncene katılmıyorum. Sanat eserini sanatçılar yapar ve herkes değerlendirir. Bu değerlendirmeler zaten az ya da çok felsefenin alanına giren şeylerdir. Kaldı ki; Matrix'i çekenler boşuna Baudrillard'dan esinlenmez ya da onun eleştirilerine maruz kaldıklarında sokurdanmazlar. Ya da Bergman'ın Godard'ın en iyi yorumcuları laf olsun diye Deleuze ve Guattari gibi kimseler değildir. Godard zaten başlı başına varoluşçu felsefeyle ilişkilendirilmektedir. Tarkovski filmleri "insan nedir?" gibi varlık felsefesinin temel soruları üzerine gittiği için bu kadar öne çıkartılır. Ya da Kubrick'in aynı soruya yanıt aradığını söylediği 2001'ine alternatif olmuştur vs vs.

Haz ile estetiği bir araya getirirken de yanlış yaptığımın farkındaydım. Diğer yandan, bence işe yarıyor.

Kant'ı boş yere örnek vermedim. Görüntü ille de bir anlam taşımaz derken estetiğin salt biçime dayanan yanını öne çıkartıyorsun. Ama iki dakika sonra "zevk" diyerek biçimden çıkıp yararlılığın alanına giriyorsun. Birbiriyle bunca çelişik şeyleri -bana ne ben öyle düşünüyorum diyerek- yan yana kullanabilirsin elbet, ama o takdirde bir şey anlatamazsın.

bunun asıl nedeni kahramanca hollywood'u eleştirmesi değildir. burada meşhur son sahne ve o sahnenin filmin son ve dolayısıyla akılda kalıcı sahnesi olması daha etkilidir bence. bu sahne bir şey anlatmaz, daha önce anlattıklarını tekrar eder sadece.

Bence bu açıklamada sıkıntın biraz ortaya çıkıyor. Evet, katılıyorum; sahnenin amacı ya da değeri Hollywood'un eleştirilmesi değildir. Ama aynı sahne bu yüzden anlamsız da değildir. Hatta sen "bir önceki sahnelerin takrarlanmasıdır" derken anlamsız olmadığını söylüyorsun. Sadece "belirgin bir anlam değildir", "o anlam değildir" denebilir.

hiçbir film tek bir şey anlatmak zorunda olmadığı gibi, filmin başarısı içeriğiyle ilgili olmak zorunda değildir.

Elbette buna katılıyorum. Tek bir şey anlatmak zorunda değildir. Ama burada başarıdan söz eden kim? "Başarı" gibi bir kriter doğal olarak yanlış anlaşılmalara açık. Aynı şekilde "içerik" sözcüğünü de kimse artık böyle kullanmıyor. Ancak çok sevdiğim soyut sanat ve soyut sanatçılardan hareketle şunu söyleyebilirim. Bir eserin doğrudan bir şeyi temsil etmemesi hiçbir şey anlatmadığı ya da hiçbir şeyle ilgili olmadığı anlamına gelmiyor.

QU
quantino
Joined: Nov 09, 2004
102 posts
Mar 07, 2005, 11:03 PM#18769

yok, Kant'ı karıştırdığın iyi oldu. hatta söylediğin kitabı da bugün aradım, rastlamadım ama görünce alırım. sinemayı herkes değerlendirir tabi (hatta hamamcılar bile değerlendirmişti zamanında). felsefeciler de iyi yapar bu işi. felsefeye falan karşı değilim. yalnızca felsefenin genellemelere varma, işin özüne ulaşma, kavramları tanımlama isteği ve mantığa bağlı kalma durumu biraz sorunlu olabiliyor belki. genellemeleri yaparken görmezden gelinenler sanat için önemli olabilir. hatta şuna takılmıştım: "Yani güzel olanın güzel olma nedeni sujenin ondan zevk alması değildir. Öyle olsaydı bu içinden çıkılamayacak bir görelilik durumu arz ederdi ve bu da Kant'ın hiç arzulamadığı bir şey olurdu". sanatın doğasıyla felsefenin doğası ne kadar örtüşüyor acaba? mevcut felsefe literatürü ne kadar örtüşüyor? Kant derken aslında bir düşünürü, hatta kendi içinde tutarlı (veya tutarsız) bir öğretiyi işaret ediyorsun. Burada söylediklerimin hem "Kant" hem "Kant değil" olduğu için çeliştiğini söylüyorsun gibi geldi bir an, o yüzden şikayet etmiş olabilirim. yanılmış da olabilirim? yol gösterici olarak felsefe çok önemli ama her şeyi (hatta herhangi bir şeyi) açıklayabildiği konusunda şüpheliyim.

Son söylediklerinin içinde daha önce savunduğunla çelişen pek çok nokta var. Özellkle de yazının finalinde sanat hayranlık uyandırmak için yapılır derken... Ben sanatçıyı "yazmasa çıldıracak olan bir adam" olarak (başka türlü yaşayamayacak biri olarak) tanıdım, başkaları beni sevsin, bana hayran olsun diye çırpınan biri olarak değil... (Bu olsa olsa "popstar" olabilir.)

deselerde inanma bence (işimi seviyorum, üstüne para veriyorlar geyiğine benziyor bu biraz). hayranlık uyandırma derken kızların kendini parçalamasından bahsetmiyorum tabi ki. burada hayran olan sanatçının kendisi de olabilir. o zaman senin dediğine de geliyor biraz. hem "yazamasa çıldırma" derken yine bir "çıkar"dan bahsediyoruz ki "hayran bırakarak ego tatmini" olayından daha kutsal, daha ulvi falan değil. "yazmadan duramamak", "alkışsız duramamak", "kızlarsız duramamak"... bunların hepsi motivasyonlar tabi ve sağlanan yarar açısından farklı yerlerde değiller. fakat şu var: eseri yoluyla hayranlık uyandırmak (dolayısıyla eserini kendisine de bağlaması gerekiyor) isteği hayranlık uyandıran bir eserle sonuçlanabilir, oysa yalnızca yazma mecburiyeti insanı sanatçı, ürettiğini de sanat eseri yapmaz. tabi burada yetenek gibi başka faktörler de var ayrıca.
sinemadan bahsediyorsak yönetmeni şairle bir tutamayız. filmin üretim sürecinde araya bambaşka şeyler girer. sadece iyi niyet, sadece istek asla yetmez. yönetmenin ciddiyetle ve planlı bir şekilde hedefine doğru ilerlemesi gerekir. ve unutulmaması gereken sinema bir iletişim aracıdır. bu iletişimin bir ucunda yönetmen varsa, diğerinde de seyirci vardır. yönetmen o seyirciyi düşünür. kafasında seyirci koltuğuna kendisini de oturtabilir, ticari bir filmse "hedef kitle"yi de. "popstar" ayrımı biraz buradadır. hatta sinefilleri veya festival jürilerini bile oturtabilir eğer becerebiliyorsa.

Kant'ı boş yere örnek vermedim. Görüntü ille de bir anlam taşımaz derken estetiğin salt biçime dayanan yanını öne çıkartıyorsun. Ama iki dakika sonra "zevk" diyerek biçimden çıkıp yararlılığın alanına giriyorsun. Birbiriyle bunca çelişik şeyleri -bana ne ben öyle düşünüyorum diyerek- yan yana kullanabilirsin elbet, ama o takdirde bir şey anlatamazsın.

işte burada takıldım kaldım. biçimle zevk neden bu kadar çok çatışıyor diyorsun? hazdan yola çıkarak estetikle ilgili sonuca varamayacağımız açık ama biçim ve estetik bizi zaten hazza götürecektir. aralarındaki ilişkinin doğrusal veya açıklanabilir olmayışı bu ikisini çelişik, hatta ilişkisiz yapmaz. bu filmin objektif değerlendirmesi için bir sorun olsa da böyledir. estetik seyirci tarafından haz ile kavranmayacaksa ne ile kavranır? ve pratikte her şeyin başı bu haz değil midir? hatta filmden çıkarılacak her türlü sonuç, anlam vs. bu hazza katkıda bulunmaz mı?

Ancak çok sevdiğim soyut sanat ve soyut sanatçılardan hareketle şunu söyleyebilirim. Bir eserin doğrudan bir şeyi temsil etmemesi hiçbir şey anlatmadığı ya da hiçbir şeyle ilgili olmadığı anlamına gelmiyor.

ama büyük olasılıkla hiçbir şey temsil etmediği anlamına geliyor. bir şey anlatma amacında olmadığı anlamına da geliyor. ilgili olduğu şeye göre yargılanamayacağı anlamına da geliyor (kant'ın dediği gibi etik ile ilgili olurdu o zaman). kaldı ki sinema bu anlam ilgileri üzerine kurulu bir sanattır zaten. anlaştıysak şimdi sokağa çıkıp buna karşı gelen veya bunun farkında olmayan milyonlarca insana karşı savaşabiliriz. :) ama hazırlıklı ol düşmanlarımızın bir kısmının profesyonel olduğunu şimdiden söyleyebilirim.

Tarkovski filmleri "insan nedir?" gibi varlık felsefesinin temel soruları üzerine gittiği için bu kadar öne çıkartılır. Ya da Kubrick'in aynı soruya yanıt aradığını söylediği 2001'ine alternatif olmuştur vs vs.

ama bak şimdi olmadı. Tarkovski'yle ilgili bu yanlış anlamaya her yerde, her zaman ve şiddetle karşı çıkarım. şu tartışmanın nuri bilge ceylan sayfasında yapılıyor oluşu ve benim bu kadar ateşli biçimde katılıyor oluşumun sebebi yüce tarkovsky ile ilgili bu asılsız yakıştırmalardır işte. bırakın bunları, tüm samimiyetimle söylüyorum reklam filmlerinde çok daha derin bir felsefe var böyle filmlere göre. tarkovski akıllı bir adamdır tabi, güzel şeyler söyleyebilir insanla ilgili fakat filmi değerli yapan şeyler arasında çok sonra gelir yeri. filmlerindeki her ayrıntı bir sembole benzer
ve bu sembolü çözememek insanları huzursuz eder, tüm anlatmaya çalıştığım bu. 2001'de insan medeniyetini anlatır işte, önce maymundurlar, sonra aletler yaparlar, sonra (sinema tarihinin en büyük sıçramasıyla) uzaya çıkarlar, sonra teknolojileri insana ihanet eder, sonra teknolojiyi basit bir tornavidayla yok ederler falan. anlasan ne olur, anlamasan ne olur? filmdeki en son güzel şeylerden biridir bu? oysa sinemaya özgü, açıklanamayan, anlatılamayan o kadar çok güzellik vardır ki onları kaçırmak, "anlamamak" asıl büyük kayıptır.

yine uzun yazdım, konu gereğinden fazla uzadı.
not: arattım, Hartman ontolojisi, ön plan arka plan ilişkisi hakkında bir şey yazmamışsın.

DA
darxoul
Joined: Dec 31, 2004
265 posts
Mar 08, 2005, 05:09 PM#18801

quantino kant'ı morrison'un yazdıklarından anlamaya çalışıyor, ama sorun kant'ın öyle iki üç cümleyle ya da başka birisinin söyledikleriyle anlaşılmasının o kadar da kolay olmaması. morrison kant estetiği üzerine kısa ve yararlı bir özet veriyor yukarıda, ancak bununla yetinip bunu üzerinden kant'ı tartışmaya çalışmak eninde sonunda bir kısırlığa yol açıyor (yukarıda quantino'nun söyledikleri gibi).

quantino daha genel olarak felsefenin genellemeler yaparken bazı şeyleri görmezden geldiğini bu görmezden gelinenlerin de sanat için önemli olabileceğini söylüyor. o zaman, söz gelimi, yine yukarıda morrison tarafından örnek olarak verilen deleuze, guattari ve bergson'un ne gibi genellemeler yaparak sanata teğet geçtiklerini de göstermesini beklerim. ya da en azından üzerine bu kadar kelam edilen kant için aynı şey yapılabilir. kant'ın yaptığı tartışma kavramsal bir tartışmadır ve sanata teğet geçmek bir yana doğrudan estetiğin alanını tanımlamaya yönelir. bu nedenle haz ile estetik birbirinden ayrılmak zorunda. bu oldukça genel yaklaşımın sanatla ne gibi bir çelişkisi olduğunu anlamıyorum. öte yandan felsefe kendisini bir şeyleri açıklayan olarak değil sorular soran olarak tanımlar benim anladığım kadarıyla. amaç doğru soruları yönelterek yaşama yönelik bakışı derinleştirmektir. bu açıkça ifade edilmese de böyle
anlaşılmalıdır.

quantino sanatın hayranlık uyandırmak için yapıldığını söylüyor. bu oldukça garip -yukarıdaki açıklaması da en az o kadar komik. tabii ki yalnızca yazmak/çekmek ihtiyacı kişiyi yazar/sinemacı yapmaz. ancak sanatın tanımının bu kadar sığ yapıldığını görmek şaşırtıcı oldu benim açımdan. "yazmasam çıldıracaktım" gerçek bir göstergedir sanat açısından. quantino muhtemelen yalnızca ortamlara girmek için bir şeyler yazan, çizen, çeken insanlarla karşılaşmış. ancak sanat tarihi sanatı bir düşünme/duyumsama biçimi olarak algılayan sanatçılarla doludur. dahası zamana dayanabilen sanat eserleri yalnızca böylesi insanlar tarafından kazandırılmıştır insanlığın birikimine. saray müzisyenleri ya da kral soytarılarını tarih her zaman elemiştir. ancak bunu göremeyen bir kimse sanatı hayranlık uyandırmak ihtiyacından doğan bir eylem olarak tanımlar. işte bu nedenle yönetmeni şairle, müzisyenle ya da yazarla bir tutabiliriz gerektiğinde.

farklı araçlar kullanıyor, düşüncelerini o araçları kullanarak açıklamayı daha uygun buluyor olmaları bu anlamda fazla bir şey değiştirmez. sinema bir iletişim aracı olarak tyanımlanıyorsa benzer biçimde müzik ve roman da bir iletişim aracı olarak tanımlanabilir, tam da quantino'nun söyledikleri benzer biçimde söylenerek.

quantino wrote:
hazdan yola çıkarak estetikle ilgili sonuca varamayacağımız açık ama biçim ve estetik bizi zaten hazza götürecektir. aralarındaki ilişkinin doğrusal veya açıklanabilir olmayışı bu ikisini çelişik, hatta ilişkisiz yapmaz. bu filmin objektif değerlendirmesi için bir sorun olsa da böyledir.

estetik seyirci tarafından haz ile kavranmayacaksa ne ile kavranır? ve pratikte her şeyin başı bu haz değil midir? hatta filmden çıkarılacak her türlü sonuç, anlam vs. bu hazza katkıda bulunmaz mı?

biçim ile estetik neden bizi hazza götürüyor, bunu anlamadım. zaten quantino da bir biçimde açıklanamaz olduğunu kabul ediyor bu ilişkinin. estetik tanımının çok savruk oluşunu da bu alıntıda görüyoruz zaten. estetiğin haz ile kavranacağına varıyor yine quantino. sürekli olarak kendisiyle çelişen bir döngü oluşturuyor bu da. bir öyle söylüyor, bir böyle. bu döngünün içinden çıkıp kafasını kaldırmazsa buradaki tartışmaya da girmesi zor görünüyor.

quantino wrote:

morrison wrote:
Ancak çok sevdiğim soyut sanat ve soyut sanatçılardan hareketle şunu söyleyebilirim. Bir eserin doğrudan bir şeyi temsil etmemesi hiçbir şey anlatmadığı ya da hiçbir şeyle ilgili olmadığı anlamına gelmiyor.

ama büyük olasılıkla hiçbir şey temsil etmediği anlamına geliyor. bir şey anlatma amacında olmadığı anlamına da geliyor. ilgili olduğu şeye göre yargılanamayacağı anlamına da geliyor (kant'ın dediği gibi etik ile ilgili olurdu o zaman). kaldı ki sinema bu anlam ilgileri üzerine kurulu bir sanattır zaten. anlaştıysak şimdi sokağa çıkıp buna karşı gelen veya bunun farkında olmayan milyonlarca insana karşı savaşabiliriz. :) ama hazırlıklı ol düşmanlarımızın bir kısmının profesyonel olduğunu şimdiden söyleyebilirim.

evet, bir şeyin hiçbir şeyi temsil etmemesi, hiçbir şey temsil etmediği anlamına gelir. ama bir şey anlatma amacında olmadığı anlamına elmiyor (zaman zaman gelebilir, ama şart değil bu). ayrıca anlamın kendisinden kaçmak başlı başına zor ve kendi içinde çelişkili bir iştir, çünkü anlamdan kaçış belirli bir anlam varsaymak zorundadır. öte yandan, "düşmanlar"ın profesyonel olması neyi değiştirir?

quantino wrote:

morrison wrote:
Tarkovski filmleri "insan nedir?" gibi varlık felsefesinin temel soruları üzerine gittiği için bu kadar öne çıkartılır. Ya da Kubrick'in aynı soruya yanıt aradığını söylediği 2001'ine alternatif olmuştur vs vs.

ama bak şimdi olmadı. Tarkovski'yle ilgili bu yanlış anlamaya her yerde, her zaman ve şiddetle karşı çıkarım. şu tartışmanın nuri bilge ceylan sayfasında yapılıyor oluşu ve benim bu kadar ateşli biçimde katılıyor oluşumun sebebi yüce tarkovsky ile ilgili bu asılsız yakıştırmalardır işte. bırakın bunları, tüm samimiyetimle söylüyorum reklam filmlerinde çok daha derin bir felsefe var böyle filmlere göre. tarkovski akıllı bir adamdır tabi, güzel şeyler söyleyebilir insanla ilgili fakat filmi değerli yapan

şeyler arasında çok sonra gelir yeri. filmlerindeki her ayrıntı bir sembole benzer ve bu sembolü çözememek insanları huzursuz eder, tüm anlatmaya çalıştığım bu. 2001'de insan medeniyetini anlatır işte, önce maymundurlar, sonra aletler yaparlar, sonra (sinema tarihinin en büyük sıçramasıyla) uzaya çıkarlar, sonra teknolojileri insana ihanet eder, sonra teknolojiyi basit bir tornavidayla yok ederler falan. anlasan ne olur, anlamasan ne olur? filmdeki en son güzel şeylerden biridir bu? oysa sinemaya özgü, açıklanamayan, anlatılamayan o kadar çok güzellik vardır ki onları kaçırmak, "anlamamak" asıl büyük kayıptır.

sanırım burada quantino tarkovsky ve kubrick gibi yönetmenleri yalnızca kendisinin doğru anladığını, geri kalanların, bu doğru anlamların yanına bile yaklaşamadığını söylüyor. reklam filmlerinde nasıl derin bir felsefe buluyor quantino bilemiyorum, ama tarkovsky'yi bu kadar cesur biçimde felsefeden ayırdığına bakılırsa onun bildiği ve benim bilmediğim çok şey var anlaşılan. filmlerdeki her ayrıntının bir semboıle benzemesi ("sembole benzemek" nedir? bir şey ya semboldür ya da değildir, sembole benzemek de ne oluyor? bildiğim kadarıyla ne saussure'de ne de daha sonra -yapısalcılar, post-yapısalcılar, vs.- böyle bir tanımlama yok, quantino bunu tanımlayarak anlaşılır hale getirirse memnun olurum) ve bu benzeme durumunun insanı huzursuz etmesi -ki beni etti bile fark ettiyseniz- nasıl önemli olabilir? bunu gelişigüzel biçimde herkes yapabilir, herhangi bir düşünsel derinlik ya da yeterlilik gerektirmez. yığarım sembole benzeyen şeyleri üst üste ve size quantino tarafından tarkovsky ve kubrick ile eşdeğerde bir yönetmen olurum.

sinemaya özgü anlatılamayan, açıklanamayan güzellikler yoktur, o anlatılamayan, açıklanamayan güzellikler sinema ile anlatıldıkları için güzeldirler. evet, sinemaya özgüdürler, ama yalnızca sinema ile anlatılabildikleri için güzeldirler, yoksa hiçbir şekilde anlatılamayacak/açıklanamayacak oldukları için değil.

QU
quantino
Joined: Nov 09, 2004
102 posts
Mar 08, 2005, 10:16 PM#18809

quantino daha genel olarak felsefenin genellemeler yaparken bazı şeyleri görmezden geldiğini bu görmezden gelinenlerin de sanat için önemli olabileceğini söylüyor. o zaman, söz gelimi, yine yukarıda morrison tarafından örnek olarak verilen deleuze, guattari ve bergson'un ne gibi genellemeler yaparak sanata teğet geçtiklerini de göstermesini beklerim.

bir mühendis olarak "teğet geçmek" ile "tamamen örtüşmemek" arasındaki farkı bildiğini sanıyorum. evren "matematik ile açıklanabilir ifadesi"nin dığruluğu tartışılır. insanlığın mevcut matematik bilgisinin evreni açıklamaya yetecek tüm araçlara halihazırda sahip olduğunu düşünmek çok daha zordur. üstelik yalnızca newton'un veya yalnızca einstein'ın evreni açıklamış olduklarını iddia etmek çılgınlıktır. üstelik metematik (kendince) kesin doğrular üzerine kurulmuştur. felsefede ise herhangi bir konuda uzlaşma pek mümkün değildir. nasıl kuantum mekaniği newton dışı, "allah baba formülleri" matematik dışı kalıyorsa sanatın da bir kısmının akıl ve mevcut felsefe literatürü dışında kalabileceğini iddia etmek çok anlaşılmaz bir şey olmasa gerek. felsefe diyince benim aklıma sadece (yararlı) olasılıklar geliyor bunu anlatmak istedim. çok ters bir şey değil. sanatı ise akıl yoluyla açıklamak pek mümkün görünmüyor bana. felsefe ve tarih sanatçılara çok önemli ipuçları verecektir kuşkusuz ama tüm bunlara karşı koyan sanat eserleri her zaman olacaktır. hatta karşı koyması özellikle sanat değerini artıracaktır.

quantino sanatın hayranlık uyandırmak için yapıldığını söylüyor. bu oldukça garip -yukarıdaki açıklaması da en az o kadar komik. tabii ki yalnızca yazmak/çekmek ihtiyacı kişiyi yazar/sinemacı yapmaz. ancak sanatın tanımının bu kadar sığ yapıldığını görmek şaşırtıcı oldu benim açımdan. "yazmasam çıldıracaktım" gerçek bir göstergedir sanat açısından. quantino muhtemelen yalnızca ortamlara girmek için bir şeyler yazan, çizen, çeken insanlarla karşılaşmış. ancak sanat tarihi sanatı bir düşünme/duyumsama biçimi olarak algılayan sanatçılarla doludur. dahası zamana dayanabilen sanat eserleri yalnızca böylesi insanlar tarafından kazandırılmıştır insanlığın birikimine. saray müzisyenleri ya da kral soytarılarını tarih her zaman elemiştir. ancak bunu göremeyen bir kimse sanatı hayranlık uyandırmak ihtiyacından doğan bir eylem olarak tanımlar. işte bu nedenle yönetmeni şairle, müzisyenle ya da yazarla bir tutabiliriz gerektiğinde.

sığ mı? sanatın bir tanımını yapar mısın bana? ve "hayranlık uyandırma"yan tek bir sanat eserini örnek verebilir misin? ve anlamak yerine asılsız varsayımlar üretmeyi de bıraksan iyi olur. "ortama girmeye çalışan" hiç kimseyle karşılaşmadım örneğin, karşılaşmak da istemem. diğer yandan picassonun (veya bunuel'in) paris'te "ortam"ların tam kalbinde bulunması tesadüftür diyorsan bilemem. bir süre içinden yalnızca pembe, bir süre yalnızca mavi resimler yapmak geldi, bir gece bir "sanatçı bunalımı" sonrasında da hayatı küp küp görmeye başladı. resimlerini de yatağının altında saklıyordu ama temizlikçi kadın neyse ki farketti.. öyle mi? morrison açıklığa kavuşturur belki. para içinde yüzüyor olması eserlerindeki sanat değerini düşürür dersen işte ben buna "sığ" derim. veya bilinçli olarak güzel bir şey yaratma çabasının. sürrealizmde bile bu bilinç vardır.
hatta ilgisi ne bilmiyorum ama amarcord'da bir sahne vardı. kilisede rahip günah çıkarma işiyle meşgulken arka planda rahibin toy yardımcısı çiçek dolu vazoyu masaya koyar ve gider. rahip işini bırakır, çocuğu durdurup vazonun yerini masadaki diğer vazoyla simetrik olacak şekilde değiştirtir. çocuk şaşkın şaşkın bakınca rahip sinirlenir ve "aptal" der, "anlamıyor musun, bu estetikle ilgili". bunu fellininin filminde görmek ayrıca güzeldir. yönetmenin yaptığını da anlatır biraz.

burada aslında "hayranlık uyandırma" dediğim şey yönetmenin itici gücünden çok eserinde peşinden koştuğu amaçtır. yoksa ünlü olma peşinde koşmasından bahsetmiyorum (ki bu da mümkündür, eserin değerini düşürmeyecektir, morrison yukarıda anlatmıştı bu katmanlı yapıyı, yoksa siz de mi birbirinizle çelişmeye başladınız). sanatın amacı ve doruk noktası bu "hayranlık" duygusu olacaktır. hayranlık duyanın "kral" veya "halk" oluşu tamamen ayrı konulardır. bu yazıyı yazmadan duramıyorum. fakat yazdıklarım sanat değeri taşımıyor. oysa bilgisayarın başına roman yazma isteğiyle otursaydım ve bana güzel gelen, okuyana da güzel gelecek (korku romanı da olabilir tabi, "güzel" derken ne demek istediğimi anladınız) bir roman yazsam, yeteneğimle, hayat tecrübemle, ve zevklerimin gelişmişliğiyle doğru orantılı olarak bir sanat eseri üretme olasılığım artacaktır. yazmaktan sıkılabilirim, bana zevk vermeyebilir, hatta işkenceye bile dönüşebilir. bunlar tabakalı yapının yazar tarafına ait şeyler. oysa benim güzellik yaratma amacım, kendimi okur yerine de koymam bu tabakaların arasından elektrik kıvılcımı gibi atlayabilir bir ihtimal.

sanırım burada quantino tarkovsky ve kubrick gibi yönetmenleri yalnızca kendisinin doğru anladığını, geri kalanların, bu doğru anlamların yanına bile yaklaşamadığını söylüyor. reklam filmlerinde nasıl derin bir felsefe buluyor quantino bilemiyorum, ama tarkovsky'yi bu kadar cesur biçimde felsefeden ayırdığına bakılırsa onun bildiği ve benim bilmediğim çok şey var anlaşılan. filmlerdeki her ayrıntının bir semboıle benzemesi ("sembole benzemek" nedir? bir şey ya semboldür ya da değildir, sembole benzemek de ne oluyor? bildiğim kadarıyla ne saussure'de ne de daha sonra -yapısalcılar, post-yapısalcılar, vs.- böyle bir tanımlama yok, quantino bunu tanımlayarak anlaşılır hale getirirse memnun olurum) ve bu benzeme durumunun insanı huzursuz etmesi -ki beni etti bile fark ettiyseniz- nasıl önemli olabilir? bunu gelişigüzel biçimde herkes yapabilir, herhangi bir düşünsel derinlik ya da yeterlilik gerektirmez. yığarım sembole benzeyen şeyleri üst üste ve size quantino tarafından tarkovsky ve kubrick ile eşdeğerde bir yönetmen olurum.

çok güzel. peki tarkovskinin bir filmini anlat bana (gıcıklık olsun diye değil gerçekten)? yalnızca bir paragraf istersen. tarkovski'nin ününü hangi derin düşüncelerine borçlu olduğunu görelim hep beraber. büyük olasılıkla tarkovskiyi benden çok daha iyi anlayan herkesin az çok uzlaştığı şeyler söyleyeceksindir, ben de öğrenmiş olurum. zor geldiyse yalnızca beyaz tüyleri anlat, çoğu filminde var. hangi derin felsefe varmış o tüylerin arkasında merak ediyorum gerçekten. hacim yaratması, ışığı dağıtması, kontrast oluşturması, ağır ağır süzülüşleriyle zamanı yavaşlatması, çoğu zaman kamera hareketlerine başlangıç hareketleri vermesini, rüyaları çağrıştırmasını, o sahneyi gerçeklikten koparmasını, aydınlık ve mutluluk duyguları uyandırmasını ben biliyorum da ardındaki o gizemli felsefeyi hala çözemedim.
sembol derken kastettiğim şey eğretilemedir. "sembol gibi" şeyler ise göstergelerdir. bir göstergenin eğretileme bağlamında kullanılmasının gerekmediği açıktır. eğer göstergenin doğrudan işaret ettiği şeyler filmin bütünüyle ve konusuyla doğal bir uyum içinde değilse seyircinin aklı eğretilemeye kayacaktır. bir çatışma sahnesinin arasına üç tane aslan heykeli görüntüsü sokuşturulmuşsa bunun ardında başka bir anlam aramanız doğaldır ve yanılmazsınız da. işaret edilen asıl şey filmin bütününe de uygundur üstelik. oysa dökülen tüyler doğrudan veya dolaylı bir anlama işaret etmezler (daha doğrusu önemsizdir o şey). seyirci o anlama ulaşamadığından uyuyup kalır bir süre sonra (ben demiyorum, uyuyanlara sorun). tarkovski sinemanın şairi olarak bilinir. sinematografik sözcükleri ve çağrıştırdığı duyguları bir ahenk içinde kullanır ve seyirci kendini filme bıraktığında çok özel bir duygusal deneyim yaşar. o sözcükler notalara döner. bir şey anlatıyorsa yine benzer bir görsel ve duygusal deneyim olan, ve gerçek hayat deneyimleriyle bağlantılı olan olan rüyaları anlatıyordur daha çok.
nostalghia'nın sonundaki tam on dakika süren mum planının tek amacı gerçek hayattan da tanıdığımız o garip merak-heyecan-endişe-umut-umutsuzluk-mecburiyet-belirsizlik karışımı duyguyu yaşatmaktır örneğin.

reklam filmlerinin asıl amacı bir mesaj taşımaktır. birkaç saniye süren reklamlar bir ekibin uzun bir çalışmasının ürünüdür. reklam sloganlarına bakarsan tesadüfi olmadıklarını, akıllıca seçildikleri ve üzerinde çok düşünülmüş olduklarını görürsün (bakliyatta kalite gibi sloganları saymıyorum tabi). verilen mesajlar tamamen ve tamamen insanların alışkanlıklarını, hayata bakışlarını ve yaşam tarzlarını değiştirme yönündedir. üstelik toplumu doğrudan yönlendirdiklerinden reklamları okumayı bilmek işe de yarar. reklam estetiğinin amacı ise çarpıcılık ve akılda kalmadır. yani çoğu sinema filminin aksine mesaj amaç, estetik ise araçtır.

anlaşılması gereken şeyler söylüyorum ve çok karşı çıkılacak şeyler de söylemiyorum. yine de yanlış anlamayı nasıl başarıyorsun ben de onu anlamıyorum. sorduğum sorulara da cevap verirsen sevinirim çünkü söylediklerimin alternatifini merak ediyorum, ifade gücümün yetersizliğinin getirdiği ve varsayımlara dayanan yanlış anlaşılmaları değil.

MO
morrison
Joined: Feb 08, 2005
50 posts
Mar 09, 2005, 08:42 AM#18816

Sevgili quantino,

Söylediklerin esas itibariyle (tek bir anlama indirgememe, yönetmenin anlamları değil biçimleri görerek üretmesi vb.) benim de katıldığım şeyler. Ancak kullandığın ifadeler, yanlış anlaşılmalara açık olmanın ötesinde, "anlamsızlık", "gösterge-gösterilen ilişkisindeki yarıklar", bu bağlamda "nihilizm" gibi çok uzun zamandır felsefeyi uğraştıran olgular olmasına karşın, postmodernistler tarafından aralarında hiçbir bağ yokmuş ve olamazmış gibi mutlak bir eylemsizlikle örtüştürülen yaklaşımlar.

Kant'ı araştırıyor olmana sevindim. Onda söylediklerine çok yakın şeyler bulacağını düşünüyorum. Sık sık üzerinde durduğun (örneğin Tarkovski ile ilgili notlarında) "sezgisellik" yaklaşımı da Kant tarafından temellendirlmiştir. Bugün sezgisel bilginin varlğını kimse yadsımıyor. Yani eski pozitivist yanlışlara düşülmüyor. Ancak bu sefer de genel bir eğilim olarak (yine postmodernist tavırla özdeşleştirilebilecek) bilimsel (ya da mantıksal) bilgi tamamen gözardı edilmek eğiliminde.

Çoğu zaman anlatmak istediklerinin kullandığın sert sözcükler arasında yitip gittiğini düşünmeye başladım. Örneğin "hayranlık" sözcüğünde olduğu gibi. Elbette sanatçı başka türlü yaşayamayacağı ve ötekine ulaşmak ihtiyacında olduğundan üretir. Ama "hayranlık uyandırmak" bu durumu pek de iyi karşılamıyor gibi. Hayranlık sözcüğünün altında bir boşluk duygusu var. Boşa böbürlenmek, popülerlik vs. gibi. Oysa sözünü ettiğin duygu daha karmaşık ve "ben"in "öteki"yla karşılaşmasıyla ilgili.

Picasso örneği de güzel bir örnek olmuş kanımca. John Berger Picasso'nun Başarısı - Başarısızlığı isimli kitabında uzun uzun yakaladığı ünün sanatçının eserlerini nasıl dinamitledğini anlatır. Modern dönemin parçalanmışlığının üzerine giden Picasso belki Derrida'dan çok önce sistemin yapısökümüne girişmiş olmasına karşın ünü yüzünden amacına bir türlü ulaşamaz. Abidin Dino da bir yerlerde buna çok güzel bir örnek verir. Yaptığı seramiklerin pazarda satılmasını düşleyen Picasso Dino'ya, "Onların gerçek yeri olrası ama biliyorum ki bunu yapsam da koleksiyonerler gidip onları toplayacağından yine yapmak sitediğim şeyi yapamamış olacağım; boşuna olacak bu çabam." demiş.

Tartışmanın sert sözcüklerle değil, karşılıklı ufkumuzu geliştirecek şekilde sürmesi dileğiyle...

Düzelti: İmla...

DA
darxoul
Joined: Dec 31, 2004
265 posts
Mar 09, 2005, 10:34 AM#18824

morrison wrote:
Çoğu zaman anlatmak istediklerinin kullandığın sert sözcükler arasında yitip gittiğini düşünmeye başladım. Örneğin "hayranlık" sözcüğünde olduğu gibi. Elbette sanatçı başka türlü yaşayamayacağı ve ötekine ulaşmak ihtiyacında olduğundan üretir. Ama "hayranlık uyandırmak" bu durumu pek de iyi karşılamıyor gibi. Hayranlık sözcüğünün altında bir boşluk duygusu var. Boşa böbürlenmek, popülerlik vs. gibi. Oysa sözünü ettiğin duygu daha karmaşık ve "ben"in "öteki"yla karşılaşmasıyla ilgili.

quantino'nun yazdıkları üzerine bir şeyler yazmaya başlamış ve iki paragrafı devirmiştim. ancak daha sonra morrison'un yazdıklarını gördüm (hızlı davranmış). bunların üstüne ekleyebileceğim tek şey quantino'nun kullandığı kavramları iyi tanımlamaması ya da sık kullanılan anlamlarının dışında kullanırken bunu belirtmemesi olabilir (gösterge, gösteren ve gösterilenden oluşan bir bütündür). bu da pek çok yanlış anlamaya neden oluyor. quantino yazdıklarını göndermeden önce bir kez okusa belki başkalarını sürekli yanlış anlamakla suçlamadan kendisi de fark edecek her şeyi birbirine karıştırdığını. ama suçlamak biraz daha kolay sanırım. ama bu noktada bir seçim yapması gerekiyor, "kolay"la "tartışma" arasında...

QU
quantino
Joined: Nov 09, 2004
102 posts
Mar 16, 2005, 10:02 PM#19005

quantino'nun yazdıkları üzerine bir şeyler yazmaya başlamış ve iki paragrafı devirmiştim. ancak daha sonra morrison'un yazdıklarını gördüm (hızlı davranmış).

sana iki kazık soru sormuştum, ucuz atlattın öyleyse. ama olsun.

hazır konusu açılmışken, göstergebilim ile ilgili başlık açılsın istiyordum ne zamandır. konuya az çok hakim birisi açabilir mi? yoksa ayrı başlık açmak zorunda kalalım diye darxoulla aramızda yeşeren şu son tartışmayı kaşımam gerekecek ki bunu da istemiyorum.

"hayranlık uyandırma" işini ben de düşündüm ve biraz soğudum. yine de bir sinefil olarak peşinden koştuğum, her filmde aradığım şey bu kuşkusuz.

You need to log in to post a reply.