korsan cd vakası
127 replies · 1,875 views
Ooo...Nerden nereye gelmis... Neyse bastan baslayip son gelinen yere kadar ahkam keseyim azcik...
Öncelikle korsan cd almak direnis mi konformizm mi?
Kendi içinde önemli bir sekilde direnis unsurunu barindiran bir durum bence... Çünkü direnisi illa ki bilinçli bir sekilde düzene karsi yapilmis bir eylem olarak algilamak direnisin sinirlarini daraltmak ve yasam pratiklerinden koparmak gibi riskleri var. Oysa direnis refleksif bir biçimde de yapilabilir. Bu noktada direnisten anlamamiz gereken; kapitalizmin 3.dünya insanina vurdugu ölümcül darbelere karsilik verme gücü olarak anlatilabilir. Korsan durduk yere ortaya çikmiyor. Korsana karsi olan insanin bu dogrultuda seyyar köfteye de, sokaktaki simitçiye de, isporta tezgahinda 10milyona pantolon satan adama da karsi olmasi gerekir. Eger korsana karsiysak her seyin bir pazarlama ürünü oldugunu da pesinen kabul edip her seyin tescilli bir markasinin olmasi gerektigini de kabul etmemiz gerekir. Bu durumda yasamlarimizdan seyyar saticilari, fason ürünleri, korsancilari, taklitleri tamamen çikardigimizi düsünelim. Bu ülkede ve diger 3.dünya ülkelerinde kac insan hayatta kalir soruyorum?
Korsanin karsisinda durmak demek kapitalizmin saksakciligini yapmak demektir... Dünyayi etiler-bagdat caddesi ve leventteki villalardan ibaret kabul edip geri kalanina "gözünüzü kara toprak doyursun" demektir. Ailesinden gelen parayla 3-4 kisi yasayan bir ogrenci evine orijinal cdnin alinmasinin ne demek oldugunu bilmiyor musun sermest? Sanki burasi A.B.D. de orijinal dvdlerimizi eve alip geliyoruz... Orada satilan orijinal cdnin satana da alana da ticari faydasi var. Ekonomi öyle dönüyor... Bizler de burada onlarin döndürdügü ekonominin enkazinda yasiyoruz... Bunlari bilmek için alim olmaya lüzum yok...
Bir diger nokta... Marksizmle estetik yanyana gelir mi? GELMEZ MI? Çok derin kuramsal çözümlemelere gerek yok... Pragla Budapeste komunizm bittikten sonra neden turizm cenneti oldular, dogu bloku ülkelerinin kentleri neden bir çok mimari kitabina konu oluyor? Çünkü o ülkelerden komünizm geçti... O kentleri, o binalari Marxist estetik anlayisiyla kurdular.
Bu arada yeniden üretim konusunda raiye sordugum soruyu güncellemek istiyorum nitekim tatmin olmadim... Gerçi korsani bir direnis biçimi olarak algiladigimi söyleyerek kendi düsüncemi aktarmis oldum ama tomicin kurdugu cümleyi baz alirsak tomicle ayni noktada durmadigimi görüyorum. Oysa ayni teoriden temellenen düsünceler bunlar... Bir seylerin daha konusulmasi gerekiyor sanirim.
Not: Bu tip tartismalarda hep ortadoks marksizmi savunur duruma düsmekten de ayrica killaniyorum. Oysa ki inanmadigim bir düsüncedir. Bununla beraber Marksist Kuram dag gibi orada durmaktadir ve reddedilemez bir gerçektir...
tartismanin geldigi boyut cok etkileyici. buraya surukleyen rai, printerson ve sermeste tesekkur etmeden duramadim. ilgiyle izliyorum. en kisa surede dahil olacagimi soyluyorum..
Martin Mystere wrote:
tartismanin geldigi boyut cok etkileyici. buraya surukleyen rai, printerson ve sermeste tesekkur etmeden duramadim. ilgiyle izliyorum. en kisa surede dahil olacagimi soyluyorum..
Aferim çok güzel diyeceine iki kelime birsey anlatsan daha iyi olcak.
Mesela Londrada hiç korsan satan kimse yok. Adamlar korsan almayi akillarina getirmiyorlar çünkü yok. Düsünün yani.
Sabah kahvesi..güzel bir gerinme ve başlayayım...
94 yılının sonlarından itibaren ülkemizde yaşanan video manyaklığı yerini tozlu raflara,sıkılgan toplumun sırtını dönmesine bıraktı...bundan on yıl evvel video teknolojisinin de getirdiği kısıtlamalarla beraber Türk toplumu içinden cımbızla seçilebilecek sinefil azınlığı(hatta azınlık bile denemez aslında)üçüncü dünya ülkesi olarak görülen toplumunda sinema açlığını bir türlü gideremediği için yeni yollar keşfetmeye çalıştı...
şimdinin iki dvd'si fiyatında ingiltereden almanyadan son derece kalitesiz vhs-beta kasetleri temin etme yoluna gitti...
bu dönemin canlı tanıklarından biri olarak 96 yılında peter jackson filmografisi için neler çektiğimi bir ben bilirim bir de Allah bilir...
şimdiki genç jenerasyonun film temin etme konusunda kazanmış olduğu kolaylıklar bir sinemasever olarak beni rahatsız ediyor...hiçbir çaba göstermeden bir sokağın köşebaşındaki tezgahtan az ileride sinemada oynayan bir filmin korsan kopyasını alıyor olması gücüme gidiyor...
printerson beni kast ederek biraz da provakatif üslupla korsan meselesini eleştirdiğim için beni kapitalizm şakşakçılığıyla itham ediyor...
kusura bakmayın ama korsan film izleyicilerinin ta kendisi kapitalizm yalakası ve şakşakçısıdır....
Amerikan sinema endüstrisini her fırsatta entellektüel makyaja bürünmüş cümlelerle yerden yere vuran,ülkemize avrupa kaynaklı "kendi içinde özgün olabilme yeteneğine sahip" filmlerin gelmiyor olmasından şikayetçi bu adamlar haftanın her günü evlerine kapanıp direkt bu kalıplaşmış amerikan endüstrisinin birbirinin kopyası olan filmlerini ebleh ebleh izlemekten bıkmıyorlar...
Bir film izlemenin değerini ona sahip olmakla işkillendiren bir adam ne kadar sinemasever olabilir ki?geçiniz bu aidiyetçi duyguları....
neymiş efendim aile parasıyla geçinen gençler bu işe nasıl para yetiştirirlermiş?peki o zaman ben de şunu sorayım...
bu zavallı,fukara,acınacak durumda olan gençler illa satın mı almalı?İlla kıçlarını sıcak koltuklarına yerleştirerek mi film izlemeli?...
gün geçtikçe sinemanın ruhu olan araştırmacılık,birşeyin peşine düşmek gibi değerleri silip atıyorsunuz farkında değilsiniz...ben kaç senedir özenle braindead kasedimi baş ucumda her türlü felaketten saklarken o senin fukara gençliğin üstüne nescafe döktüğünden haunting filminin ikinci cd sini arabasına maskot yapıyor....
olmam dediğim her şey olucam galiba bu tartışmanın sonunda. marksist olduk bi de liberal olalım. birincisi elbette ki bok ata ata bitiremeyeceğimiz amerikan film endüstrisi de gayet liberal değerleri nüvesinde barındırır. senin beğenmediğin genç jenerasyonun köşebaşından gidip elini kolunu sallaya sallaya VCD alması da aynı dercede liberalizmdir. köküne kadar liberalizm. o boktrik filmlerin köşedeki sinemaya gelmesi meşru da tezgahlara düşmesi mi gayrımeşru. bırak boşversene sen. ne yardan geçiyorsun ne serden. iki ucu boklu değneklere bir örnek veriim. düğünlere ve cenazelere çiçek yollamayın TEV' e bağış yapın diyenler mi haklı yoksa bu yüzden geçim sıkıntısına düşmesi muhtemel on binlerce çiçekçi mi?
sinemanın ruhu olan "araştırmacılık" ve "birey"in peşine düşmek kavramları aynı zamanda pek çok başka şeyin de ruhu olurlar. bunu da bilen bilir, sen de bilirsin belki. yukarılarda bir yerlerde bir şey yazmıştım "autotelos eğlence" diye. süreç eğer tersine işleseydi biz şu an ahlaka mugayyir bir durum olarak zibidilerin birbirinden cd kopyalayıp ya da tezgahtan alıp bu yüzden prodüktörleri neden yeterince zengin etmediklerini ya da cameron diaz' ın neden 40 değil de yalnızca 20 milyon dolara çalıştığını değil, senin nereden geldiği belli olmayan sinema açlığını tartışıyor olurduk. işte bu süreci böyle işleten de öyle bir ruh. zibidileri sürekli itham ettiğin "sıkılganlık", "çaba göstermezlik", "kıymet bilmezlik" gibi özellikler bu toplumda tam da o videoların girdiği yıllarda ana akım olmadılar mı, dahası o yıllarda daha neler girdi bu ülkeye hatırlar mısın? (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler...) sence bu tesadüf mü? dahası sinefil olduk da daha mı iyi olduk, mutlu musun sermest?
kabaca "şimdiki gençler bizim çektiklerimizi çekmediler. o yüzden salaklar, halbuki biz çok çektik şimdi adam olduk" şeklindeki harika sosyolojik çıkarımın da en kibar anlamıyla demagojiden başka bir şey değil. sence de kişisel tarihinle ve acılarınla açıklamaya çalıştığın şey bundan daha fazla bir şey değil mi. herkesin kişisel tarihi kendisini meşru kılacak şekilde yazılır. ben de istersen sana tersinden bir hikaye yazarım ne yani...
insanları senin çok değer verdiğin ve iyi bildiğin konularda özensiz olmakla suçluyosun, lakin başka birilerinin yıllarca kitap başında sabahlayarak okuyup yazdığı konular hakkında sen de aynı özensizlikle ahkam kesmekten geri kalmıyosun.
aidiyetçilik kelimesi yukarıda kullandığın anlamda kullanılmasa da onu asıl yapan sensin. 21. yüzyılın kuru yalnızlığında "hayali bir sinemasever cemaati" kurmuş ve onu bir de savunma, fazlalıklardan ve korsanlardan arındırma gayreti içerisine girmişsin. siz geçiniz asıl bunları?
gelelim printerson' a...
bir kere olayın yumuşak karnı tam da senin sorduğun şeymiş gibi olsa da bence tomic boruyu orda koyuyo; yani derrida' yla habermas' a kolkola halay çektiriyo. elbette ki 60 yılında Belgrad' da doğan birisinin taşıdığı potansiyel sivil toplumculukla okursan. süreçten dışlanmışlar değil mi ki ikiz kuleleri mum gibi yakan? o güne kadar bu insanlar nerde yaşıyordu? üstelik boeing uçaklarını kullanmayı bile biliyolar. kim öğretti acaba?
yani sürece katılmak=yeniden üretim denkleminde bir kaç değişken daha var.
yoruldum ama daha da açiim mi?
Sermeste;
Geçiniz efendim geçiniz...
Sermest Bey diyorlar ki;
*Amerikan sinema endüstrisini her fırsatta entellektüel makyaja bürünmüş cümlelerle yerden yere vuran,ülkemize avrupa kaynaklı "kendi içinde özgün olabilme yeteneğine sahip" filmlerin gelmiyor olmasından şikayetçi bu adamlar haftanın her günü evlerine kapanıp direkt bu kalıplaşmış amerikan endüstrisinin birbirinin kopyası olan filmlerini ebleh ebleh izlemekten bıkmıyorlar... *
Burada fakir fukara edebiyati yapmak için ya da ezilenlerin ezik muhabbetlerini yapmak için amerikan sinemasina verip veristirmiyoruz. Amma velakin bir takim seyleri yazarken ya da konusurken dikkatli olmak lazim. Film endüstrisini yalnizca propagandist amerikan sinemasi olarak elestirirsek bir seyler eksik kalir. Mesela dagitim yöntemleri gibi ya da erisim estetigi gibi konular sürece dahil edilmeden konusulmus olur ki; kuru entellikten öteye gitmeyen bu tür elestiriler ortaya çikar. Sen ne kadar elestirel bir film yaparsan yap; o film dünyanin her sinemasinda ayni formattaki kopyalarla dagitilcak, ayni islevi gören makinalar araciligiyla, benzer mekanlarda gösterilecektir. Yani sinema endüstrisine bir yerden dahil olmazsa öteki taraftan dahil olacaktir. Bu baglamda elestirel düsünceyi benimsemis bir sinemasever için amerikan sinemasiyla avrupa sinemasaninin arasinda içerik farkliligi olsa bile nitelik farkliligi yoktur. Bu durumda insanlari eblehlikle suçlayan yukaridaki cümlenin ne tür bir zihinsel süreç içinde kuruldugu da merak konusudur. Eger bu alattiklarimdan bir sey anlasilmiyorsa sermestten yapacagim diger alintiyla ilgili yorumlarima dikkat kesilmenizi salik veririm.
gün geçtikçe sinemanın ruhu olan araştırmacılık,birşeyin peşine düşmek gibi değerleri silip atıyorsunuz farkında değilsiniz...ben kaç senedir özenle braindead kasedimi baş ucumda her türlü felaketten saklarken o senin fukara gençliğin üstüne nescafe döktüğünden haunting filminin ikinci cd sini arabasına maskot yapıyor....
içinde bu denli arastirmacilik ruhu tasiyan ve birseylerin pesine düsmeyi bu denli siar edinmis bir kimseyi, kütüphanelerin tozlu raflarinda bekleyen, 80lerden sonra bu ülkenin içine düsecegi durumu (ayni diger modernizmle alakasi olan toplumlar gibi) hakkinda adeta fal bakmis gibi ortaya koyan ve yine ayni toplumlarca zamanini tüketmis bir fahise gibi yalnizliga terk edilmis olan Frankfurt Okulunun düsünürlerinin kitaplarinin tozunu almaya davet ediyorum.
Rai video kasetlerin ve sinema endüstrisinin bu ülkeye girisinin hangi dönemde gerçeklestigine iliskin bir olta atmis. Ben de bir sazan olarak o oltaya geliyorum. Bugünlerde forward mail olarak ortalikta dolasan, anonim gibi algilanan bir cümle belki sizlerin de mail kutusuna gelmistir.
Cümle söyle "Yanlis bir hayat dogru yasanamaz"... Bu söz sms yoluyla sevgiliden ayrilmadan önce afilli bir cümle atayim zihniyetine girmeden buradan bir müdahalede bulunayim. Theodor Adornoya ait bir sözdür bu. Kendisi ABDden almanyaya geri döndügünde ona çürük yumurta firlatan ögrencilerine bu sözü söylemistir.
Evet... Adorno'nun söyledigi gibi... Yanlis bir hayat dogru yasanamaz... Her türlü ekonomik zorlugu bir kenara attim. Dagitim yöntemleri ve iletisim ortamlari, sinema endüstrisi tarafindan belirlenmis bir telif sistemine saygi göstermenin yanlis bir hayati dogru yasamaya çalismak olarak görüyorum. Ve korsan karsitliginin kapitalizm saksakçiligi oldugunu bu yüzden de savunuyorum. Arastirmaci kimliginizi lütfen arsivcilikten fazla bir taraflara yönlendiriniz...
Rainin yanitina iliskin...
Istedigim yanit buydu... Iste simdi bu yanitla, kapitalizmin sokaklarinda nasil kaybolunur konusuna girilebilir. Hem de korsanla konuyu bagdastirarak. Mesela rainin de örnekledigi gibi ikiz kulelere giren uçaklarin faillerinden Usame Bin Ladinle, mafyatik korsan satacilari nasil birbirlerine benziyorlar degil mi? Ayni sekilde ladin o kadar masum insani nasil yok etti degil mi? Korsan da dagitim aglarina, telif kurallarina meydan okuyor. Ladini de korsanlari da sevmiyoruz... Ama iki konuda da kusursuz bir plan oldugunu kabul ediyoruz... Bu iki planin da sahibi sistemin göbeginde yer alan sebekeler...
rai'ye...
öncelikle şu alıntıyla başlayayım...
"iki ucu boklu değneklere bir örnek veriim. düğünlere ve cenazelere çiçek yollamayın TEV' e bağış yapın diyenler mi haklı yoksa bu yüzden geçim sıkıntısına düşmesi muhtemel on binlerce çiçekçi mi?"
Aslında bu konuya yaklaşımının ne kadar belirli bir aralıkta kısılıp kaldığının güzel bir göstergesi...Çiçekçilerin hayati kazancını sadece cenazeye gönderilen çiçeklerle kısıtlamaya çalışmak sinema sektöründe yıllarca emek vermiş insanların yaratıcı yeteneklerinin iki dakikada heba edilmesine göz yummakla eşdeğerdir benim açımdan...
ayrıca benim bahsettiğim tezgahtan vcd alan gençliğin salt tezgahtan alması değil yanıbaşındaki sinema salonunu es geçmesidir...madem sinema yalnızca sanatsal bir lisana sahip değil,aynı zamanda bir eğlence kompleksi ise o boktrik filmlerin sinemaya gelmesinde de bir gayrı meşruluk yok kanımca...
bununla beraber sana bir soru sorayım.Yıllarca sabahlayarak kafa patlatan o çok sevdiğin Tomic bu korsan meselesini kitleye ulaştırırken ne yi hedefliyordu?Sinema izleyicilerinin yemek masasına buyrun afiyetle pinçikleyin mesajını vermedi mi yani?İlla bu konuda bir hissiyat bildirebilmek için senin kendi değer ölçülerinde yarattığın bilmem kaç kitap,makale..vs... okumak mı gerekir?Ben bu konuda her sinemaseverin elverdiğince görüş ortaya atabileceğini düşünüyorum...İşin başka bir boyutu ise bir insanı okuduğu kitap sayısıyla işkillendiren bir zihniyete sahip olan senin beni tanımışlığın var mı?Hayatım boyunca yakamda taşıdığım bir mikroçip kamera ile beni mi gözetledin ki hakkımda ahkamlar kesebiliyorsun?
Ortaya koyduğum her cümlenin ardından yok bu faşoluktur(silmişsin bu kısmı)yok bu demagojidir...vs... kalıpları ile atağa geçerek hem tartışmanın eksenini kaydırdığını hem de kişisel saldırıya geçtiğini düşünmekteyim...
Lütfen münazır olalım muhafız değil...
Konuyu tekrar kendi eksenine çekme çabalarıyla sana sorularım var...
1-"Süreçten dışlanmışlar" şeklinde tabir edilen toplulukların enformal şekilde girmiş oldukları bu korsan üretimle total üretime ne katkıları var?
2-İkiz Kuleler içinde bahsettiğin o boeing kullanmayı bilen adamla korsancılar arasındaki paralellikler neler?
Laserjet printerson'a zamanım kalmadı...Sonra devam ederim...
Raiye sormussun ama hafiften yanitlamaya çalisayim...
1-Dislanmis olanlarin üretime katkida bulunmamalarini ancak tebrik ederim. Içinde var olamadigin üstelik sana zarar veren bir seyin üretimine katkida bulunmanin adi konformizmdir.
2-Ikisi de sistemin göbeginde, sistemin araçlariyla kurulup, sistemin kendisine zarar veriyor. E bu durum da modern dünyanin kurumlari üzerinde mesruiyet krizine yol açiyor...
sermest wrote:
Çiçekçilerin hayati kazancını sadece cenazeye gönderilen çiçeklerle kısıtlamaya çalışmak sinema sektöründe yıllarca emek vermiş insanların yaratıcı yeteneklerinin iki dakikada heba edilmesine göz yummakla eşdeğerdir benim açımdan...
Bu cümlede bugüne kadar savunduğuna ters olan birseyler var sanki. Dikkatli bir sekkilde bir daha okusana, benim çıkardığım anlamı çıkarabilecek misin?
Çiçekçilerin hayati kazancını sadece cenazeye gönderilen çiçeklerle kısıtlamaya çalışmak, sinema sektörünün hayati kazancını alınan orjinal VCD / DVD filmlerle kısıtlamakla aynı şey değil midir.
Maydonoz oldum kusura bakmayın.
Bence hiç de maydanoz olmadın...
Şimdi bahsettiğin meseleyi anladım ama yanılıyorsun...
Benim o benzetmeyi baz alarak geliştirdiğim karşı tezin kökeninde olaylara sadece tek açıdan bakma meselesi var.ben arkadaşların ortaya koymuş olduğu görüşlerde "sektörü" "katılımcılığı" ellerinin tersiyle ittikleri kanısındayım...
İşin garip tarafı aslında yazdığın cümlelerle sen de tek boyutlu meselesinin içine giriyorsun.
Bir filmin korsan baskısının yarattığı kaosu ve zararlar çetelesini izninle çıkarayım:
-Şimdi şöyle bir düşünmeni istiyorum.Bir sinemasever olarak bir filmi izlediğin zaman filmin seni tatmin edebilmesi için gerekli materyallerin bir araya gelmiş olması lazım.Kişisel zevkine göre bu kaliteli oyunculuğun baskınlığı da olabilir,perspektifi geniş bir yönetmen de...
Sonuçta salondan çıktığında bir filme başarılı diyebilmen için o yapıtın titizlikle,dikkatle,özenle yapıldığına inanman gerekir.Sözgelimi bir aksiyon filminde seni aptal yerine koyan sahnelerle veya diyaloglarla karşılaşırsan bir seyirci olarak gocunursun ve filme sırtını dönersin...
Şimdi bu noktadan hareketle bu seyirci hassasiyeti korsan bir film izleme eylemi sırasında sıfıra düşüyor.Korsan cdlerin hangi kaliteye sahip olduğu malumunuz...Filmin içinde yaşanan ses kayıpları,takılmalar,salondan çekildiği için seyirci kafalarının gözükmesi yaşanan olaylar...
Korsan izleyicisi şaşılacak bir biçimde bir süre sonra bu duruma alışıyor.Ve o haldeki bir filmi gocunmadan,sinirlenmeden rahatlıkla izleyebiliyor...
Hani bir reklamda sıkça duyuyoruz ya(her ne kadar reklamın özündeki mesajın bizim yazımızla alakası olmasa da)DAHA FAZLASINI İSTE!
İşte bu noktada izleyici bütün bu sinema seyir engellerini görmezlikten gelebiliyor...İzlediği filmin bir sahnesinde korsan kamera flulaştığında ulan ben manyak mıyım bu haldeki bir filmi niye izliyorum diyeceğine inşallah bir an önce düzelir de rahat rahat(!) filmimi izlerim görüşüne sahip oluyor...Birinci zarar potansiyel sinema seyircisi iyiyle kötüyü birbirinden ayırmayan önüne ne konulursa kabul eden bir zihniyet haline dönüşüyor...
-bir başka noktaya gelirsek...bu ülkede sinema salonları açısından tam bir piyasa oluşabilmiş durumda değil.buna rağmen ayakta kalmaya çalışan sinema salonları kompleksler var...fakat son yıllarda ortaya çıkan bu enformal sektör yani korsan piyasası yüzünden zor anlar yaşıyorlar...Ülkemizde sinemaya gitme oranında yıllar geçtikçe bir düşüş yaşanıyor...Önceki aylarda birisi yazmıştı burada ama tam olarak kimin olduğunu hatırlayamıyorum...
Cümle şöyleydi:
" Çok fazla önemsemediğim filmleri korsanları temin ederek izliyorum"
Yani vatandaş diyor ki,ben artık sinemaya gitmenin bir alternatifini bulmuş durumdayım.Bu izlemek istediğim filmleri "çok" fazla önemsemediğimden sinemaya gitme gereği duymuyorum.Kısaca ikinci zarar olarak sinema salonları işletmecilerini,çalışanlarını gösterebilirim...
-gelelim başka bir noktaya...
bandrollü vcd ve dvd satışları meselesinde de ciddi sorunlar yaşanıyor...Önce bir filmi niye satın alırız onu inceleyelim...Sinemasever o filmin cdsine sahip olmak istiyorsa kendince bir arşiv yapma niyetindedir.Zaman geçtiğinde tekrar o filmi izlemek isteyebilir veyahut satın almanın doğasında yatan sahip olma duygusuna erişmek isteyebilir...
Peki o zaman şunu sormak lazım.Bir filmin korsan baskısıyla arşiv yapılır mı?Mümkünatı yok yapılamaz...Tanesi üçyüz bine her köşede satılan plastik zımbırtıların ömrü belii,kapasitesi belli...ben buradan herkese soruyorum...Aranızdan birisi evinde bir seneden fazladır duran bir korsan cdyi izlemeye kalkışsın...İlk aldığı zamanki kalitesizliğin üstüne yeni takılmalar,görüntü kayıplarıyla karşılaşmayacak mı o materyalde?
Bu sebeple satın alınacaksa bandrollü vcd ve dvdler tercih edilmelidir...
Diyebilirsiniz ki maddi imkanlar bu durumuma engel oluyor...Önce küçük bir notla olayı takdim edeyim...Şu an piyasada bandrollü bir vcd nnin fiyatı yaklaşık dokuz-on milyon lira...Ülkemizde şu an varolan eserler ve telif hakkı koruma yasaları gereğince kültür bakanlığının da başını çekmesiyle satış fiyatlarına inanılmaz oranlarda vergi uygulanıyor...Üç dört milyona sahip olunabilecek bir film iki katı bir fiyata fırlıyor...Bu durum ekseninde distribütörleri suçlamak yerine uygulanan devlet politikasına karşı çıkmak gereklidir...
Bu kısa hatırlatmayı burada bitirerek son soruya geri dönüyorum.Eğer maddi açıdan rahat bir dönemde değilseniz benim yaptığımı yapın...KİRALAYIN...
Son derece uygun fiyatlara her türlü filmi kiralama şansına sahipsiniz...
Bu bağlamda üçüncü büyük zarar olarak korsan satışlarının bandrollü satışa etki etmesiyle dağıtımcı firmaları,alternatif filmler seçkisinin ülkemize girme olasılığını azalttığını söyleyebiliriz...
Sonuç olarak başa dönersek o meşhur çiçekçi meselesinde senin örneklemiş olduğun bandrollü meselesinden daha da önemli zararlar ve üzücü sonuçlar var ortada...
Şimdi ben de şöyle bişeyler yazayım;
Diyelim ki olanaksızlıklardan ötürü cok az sinemaya gidebilen biriyim. Dolayısıyla her hafta gosterime giren bir çok filmi kaçırıyorum. Az filme gidebildiğim için de sinemaya gidecekken en iyilerini seçiyorum. Merakla beklediğim filmleri kesinlikle korsan vcd den hatta dvd den bile izlemeyip mutlaka ilk sinemada izlerim. Diğerlerini de korsan vcd ya da dvd den takip ederim. Sinemada izlediğim filmi çok sevmişsem de korsan vcd ya da dvd sini edinmeye calısırım. Korsan vcd alırken de dvd kayıt geniş ekran ve altyazılı olmasına dikkat ederim, bu özelliklere sahip olmayan filmleri almam. Önüne ne kolursa kabul eden biri olduğumu kesinlikle düşünmüyorum.
Peki önüne ne konulursa kabul edenler kimler? Çoğunlukla American Pie, Komser Sekspir, Scary Movie izleyicileri diyebiliriz. Bu filmler bir çok salonda gösterime girmesine ragmen izleyicileri sinemaya gitmek yerine perdeden cekim korsan vcdleri tercih ediyor. Açıkçası bunların beğenileri falan beni ilgilendirmiyor. Sinema yerine korsanı tercih edenlerin sayıları ne kadar artarsa bu bizim o kadar işimize gelir. Olaya olumlu yanlardan bakalım. Birçok salonda birden gösterime giren American Pie sinema yerine korsan vcd den izlenirse bir süre sonra dağıtımcı şirketlerin filmleri gösterime sokarkenki düşünceleri değişir. Bir Film'in getirdiği filmlerin izleyicisi o filmi mutlaka once sinemada izlemeyi tercih ediyorken filmin Türkiye'ye tek kopya ile gelmesi yüzünden biz o filmlerden mahrum kalıyoruz.
Bir süre sonra gerçek sinema izleyicilerinin kim oldukları ve onların beğenileri farkedilecek ve dağıtımcılar da buna göre hareket edecek. O yüzden korsana hep destek tam destek diyorum.
Şimdi sen film şirketleri gelir elde edemediği için sinema sektörü zarar görecek diyebilirsin ama hayır efendim zarar falan görmez. Aksine faydası bile olur. Daha elit, filmi sinemada izleyen gerçek izleyicilerin begenilerine göre film çekmeye başlarlar. E biz daha ne isteyelim.
Badrollü / korsan ayrımına gelirsek. Bandrollü vcd fiyatı 10 milyon korsan vcd fiyatı 2 milyon diyelim. Bandrollü olanın ömrü 3 yıl korsanın ömrü 1 yıl olsun. Eskiyen korsan filmi her yıl yeniden alırsak 3 yıl sonra 6 milyon harcamış oluyoruz ki, arada daha 2 yıllık bir fark var :) Ayrıca Bir Film gibi şirketlerin filmleri de orjinal olarak piyasaya sürülecek filmler arasında genelde son tercihler oluyor. Tam ekran ve Türkçe dublaj da jabbası. Bu yüzden de korsana hep destek tam destek diyorum.
Korsan cd nin bu kadar yayılmasını biz sağladık.Bu aynen tribün terörü gibi.Hep birşeyleri yaptıktan sonra kaldırmaya çalışıyoruz..Orjinal den çekim vcd lere kesinlikle karşıyım ama dvd den çekim ve hiç bir yerde bulamayacağım bir film olursa kesinlikle alırım..
sermest,
kendimce söylemek istediğin şeyi özetliyeyim. itirazlarını bildir.
"güzel ve kaliteli filmler izlemek, filmleri güzel ve kaliteli bir biçimde izlemek, yapımcılar tarafından ciddiye alınır bir grup olarak algılanmak için sinemaya gitmek ve bandrollu film almak gerekir. gerçek bir sinemaseverin tavrı, motiv anlamında, köşedeki korsancıdan dandik bir film alıp izleyen adamdan farklı olmalıdır."
ben de diyorum ki
"bu önerme, ancak gelişmiş toplumlarda ekonomik ve sosyolojik anlamda geçerli olabilecek bir önermedir. kaldı ki oralarda bile bu önermenin cenaze töreni çok geniş bir yelpazaye sığdırabileceğin akademik ve felsefi çevreler tarafından ikiz kulelerin yıkıntıları arasında yapıldı."
olaylara dar yaklaşmak olarak nitelendirdiğin şey, aslında üzerinde konuşuyor olduğumuz şeylerin üzerindeki şemsiyenin, yani sosyal bilimlerin 2. dünya savaşından beri kabul görmüş bütün tanımlarının değiştirmeden aldığı maddenin güncel bir örneğidir. bu madde de kısaca; sosyal bilimlerde yalnızca bir doğru yoktur. doğrular bağlam içerisinde değişebilir, olarak açıklanabilir. daha istersen 5000 tane açıklamalı örnek yazayım. ama çiçekçi-tev örneğiyle açıktan yaptığım göndermeyi zorlanmadan anlayabileceğini ummuştum.
dahası çiçekçilerin geçinmek için düğün ve cenazelere yollanan çiçeklere ihtiyacı olduğunu söylemek çiçekçilerin yalnızca düğün ve cenazelere çiçek hazırlayan adamlar olduğu anlamına gelmiyor. bu örnekte sen beni dar kafalı görmek istediğin için boşlukları kendince doldurup beni dar kafalılıkla itham ediyorsun bence.
tekrar etmek gibi olacak ama diyorum ki, herhangi bir gelişmekte olan ülkede köşedeki sinemaya yabancı bir filmin elini kolunu sallaya sallaya gelişini sağlayan sosyo kültürel yapının diğer bir semptomu da karşı köşeye korsancının tezgah açmasıdır. bunlardan herhangi birini "politically incorrect" ya da gayrımeşru ya da yasadışı ilan edersen, diğerinin altındaki zemin de yıkılır.
bunun üzerine seni özensizlikle itham ettiğim şey tomic' in yaptığı hakkında değil kitle iletişimi sosyolojisi alanına giren yorumlarındı. bu ithamda da özellikle senin şablonunu kullandım. sonuç; senin söz konusu mesajını okuyan zibidi bir gencin olası cevabını bir sonraki mesajda sen yazdın farkında mısın. bkz "sen beni tanıyor musun ki"
"bu faşoluktur" olayına gelince; bu konuda sana bir özür borçlu olduğumu kabul edebilirim. sınırı aştım. zaten senin de farkettiğin gibi hatamı farkettim ve düzeltmeye çalıştım.
sorularını ise özetle yanıtlamak gerekirse -ki zaten printerson biraz yapmış.
süreçten dışlanmışların sürece katılmaya yönelik davranışlarını zaten kendi sorunda enformal olarak nitelendirmedin mi? informal biçimsel olayan demektir. bu durumda biçimsel olmayan üstelik süreçten de dışlanmış grupların "total üretime" katkısı zaten kültürel anlamda intihardır. özne olarak sistemi kendisinde yeniden üretmeyen adamı eğer bulursak printersonun dediği gibi tebrik etmek lazım.
ladin-korsan vcdci ilişkisini ise çok uzun uzun yazmak lazım. bi ara kısmetse.
You need to log in to post a reply.